“Teklifim insanın içine alındığı kafesin reddine dairdir.”

 

İsmet Özel‘in İstiklâl Marşı Derneği internet portali İsmet Özel Köşesi’nde “Tekne Kazıntısı” üst-başlığı altında “İltifatın Marifete Ettiği” başlıklı ve 23 Rebiülevvel 1443 (29 Ekim 2021) tarihli yazısının (http://www.istiklalmarsidernegi.org.tr/IsmetOzel?Id=94&KatId=6) birkaç yerinden yapacağım alıntılamalardan (onlardan biri de bu yazının başlığını oluşturuyor) ibaret olacak bu yazı.

” Türk ruhunun kuvvetlice estiği iklimlerde iki şey birlikte vuku bulur: Neyin iyi olduğu fark edilir ve fakat fark edilmesi zor olmayan o iyi şey dünya hayatının gerçekçi kıvrımlarında umursanmaz.  (…)
İyinin iyi olmadığına kimseyi inandıramayacaksınız. Buna mukabil toplumun sizi tam yerinde davranışınız sebebiyle ödüllendireceğini bekliyorsanız boşuna beklemiş olacaksınız.  (…)

(…) Her kimin erdemiyle övündüğüne şahit olursak ortadan hem erdemli sanılan davranış ve hem de bu davranışın ödüllendirilişi kalkmıştır. Erdemli davranmaktan bir gönül ferahlığı elde eden kişi erdemden uzaklaşmanın ne olduğu hususunda hiçbir fikri olmayan kişidir. (…)

(…) Dilimize sarf edeceğimiz dikkat ahlâkımızı doğrudan baskı altına alır. Hangi fikre kapılacağımız hangi fikrin isabetli olduğu gerçeğinden daha ön sırada yer almamalıdır. (…)
Oysa bizi modern hayatın yaşama aygıtlarına karşı kışkırtan modern hayatın kendisidir. Modernliği öğrenim müfredatının müdafaa ettiğine hak ettiği dikkati göstermekten sarfı nazar ederiz. Gündemimize kapitalizmin bir memuru olup olmadığımız sualini almayız.  

“Üç Zor Mesele”den cümleler

 

İsmet Özel‘in TİYO Yayınları’ndan lI. Baskısı Eylül 2014’de çıkmış olan ve Teknik-Medeniyet-Yabancılaşma meseleleri üzerine yazdığı “üç uzunca yazının yanına aynı konulara dokunan günlük fıkralarının eklenmesiyle oluşmuş bulunduğunu” belirttiği ve “kitabın kendi amacını teknoloji, medeniyet ve yabancılaşma konularında ülkemiz Müslümanlarının hataya düştüklerini işaret etmekle sınırlamış olduğunu” ifade ettiği İkinci Baskının Önsözü’nde “Bu haliyle Üç Mesele nin Türkiye’de Müslümanlığın anlaşılma biçimine yeni bir bakış, belki daha çok, yeni bir göz atış niteliği taşıdığına “vurgu yapıyordu (29.7.1984). Bir de aynı kitapta 1995’de ‘Beşinci Baskı için Önsöz’de de dedikleri var; oradan da bir alıntı: “Bir şairin şiiri merkeze almaksızın kaleme aldığı nesirlerden oluşan ilk kitabına on yedi yıl sonra yeni bir önsöz yazmasını hayra yormalı mı? Üç Mesele‘nin hâlâ okunuyor, aranıyor olması belki yazarı için bir hoşnutluk vesilesi sayılabilir. (…) Türkiye’de düşünce kendine koruyucu bir ortam sağlayıncaya kadar tefekkürün muhtaç olduğu geçmişe ve geleceğe dönük rabıtalar özlemimiz olmakta devam edecek anlaşılan. (…)” Bir de bunların hepsinden önce “Üç Kulhüvallahü Bir Elham Üç Zor Meselenin Dibacesi” başlıklı bir yazı var. Ondan da bir alıntı: “(…) İntibak teşebbüsü bu. Teşebbüsümün kendine seçtiği hedef geçerli ve yürürlükteki dünyaya nüfuz etmekti. Akim kaldığına artık çok seviniyorum. (…) Ben dünyayı ıskaladım, dünya da beni ıskaladı. (…) O yürürlükte hep kibirle kalan ve o hep zevahiri kurtaranların kurtarışıyla geçerli olan dünya bana bir türlü nüfuz edemedi. Bana teğet geçti dünya, kendini bana isabet ettiremedi. (s.11-12)

Sonunda ektiğimi biçtim ve yerimi buldum. Yerim okuduklarının İhlâs ve Fatiha sureleri olduğunu bilmeyen milletin olduğu yerdi. (…)” (s.12)

“(…) Siyasi çekişmelerin hızlı olduğu, lâf atmaların ve zıtlaşmaların seyirlik hale geldiği durumlarda günlük fıkra yazarının ne kim olduğu düşünülür ne de hangi işe yaradığı. Onların yaptığı; tuttuğu tarafın heyecanlarını körüklemek, karşı tarafla olan uzlaşmazlığını gerek öfke, gerek alay ve gerekse bilgiçlikle ortaya koymaktan ibarettir. (…) Görevi nedir diye mi soruyorsunuz? Şudur: Kendine “helâl olsun, çok iyi yazmış” dedirtmek. (s.33) (…) Türkiye’de günlük fıkra okuma alışkanlığı neyin karşılığıdır? (…) Yoksa bir yazara sığınma ihtiyacının mı? (…) Batı basınıında belli sütunların izlendiği bir gerçek. Ama bu hiçbir zaman günlük fıkra okuma alışkanlığı ile bir tutulamaz. (…) Oysa bu sudan haliyle günlük fıkra yazarı bir başka fukara ülkede yoksa yalnız Türkiye’de vardır. (s.34)

“Himmet hakkındadır”

 

Abdülkerîm el-Cîlî‘nin eseri olan İnsân-ı Kâmil‘deki (mütercimi Abdülaziz Mecdi Tolun, Yayına hazırlayanlar merhum Yrd. Doç.Dr. Selçuk Eraydın, Ekrem Demirli, Abdullah Kartal) Ellibeşinci Bâb’ın başlığını bu yazının da başlığı olarak alıntıladım. Bu bölümden yapacağım bazı alıntılamalardan ibâret olacak bu yazı.

Bölümün ilk cümlesi: “Himmet Hz. Muhammed’den (s.a.v.) mahlûk (halk edilmiş/yaratılmış) olan Mikâil’in aslıdır.

Nazmın tercümesinden : (…) Bu burâkın iki kanadı vardır. Birisi saâdete doğru uçar, öbürüsü şekâvetin (bahtı karalık) derinliğine doğru aşağı çeker. (…) Dikkat et, bu ilâhî nûrlardan indirilmiş bir nûrdur. İnsan için ‘himmet’ ismi altında gizlenmiştir.”

Cenâb-ı Hak bizi ve seni muvaffak kılsın ve kendisine mûsıl (ulaştıran) yola delâlet ve hidâyet buyursun! Şunu da bil ki, himmet Cenâb-ı Hakk’ın insana va’d ettiği en kıymetli şeydir. Bunun sebebi, Cenâb-ı Hak nûrları ezelde yarattığında azametinin nûrundan bekletti ve o nûrlara birer birer baktı. O nûrların hepsini kendi nefsiyle meşgûl, yalnız himmeti Allah ile meşgûl olarak gördü. Himmete dedi ki: ‘Azametime, celâlime yemin ederek söylüyorum, seni nûrların en yükseği kılacağım. Halktan senin devletine (büyüklüğüne) eşrâf-ı ebrârdan (iyilerin şeref ve itibar sahibi olanları) başkası nâil olamaz. Kim bana kavuşmayı kasd ederse, senin iznin olmadıkça o bana yaklaşamaz. (…) Muhakkiklerin (hakikati arayıp ortaya çıkaranlar) tenezzühü (çirkinlikler ve eksikliklerden uzak kılınmış olma), mukarriblerin (yakınlaştıranlar) yükselmesi sende ve seninle olucudur’ buyurdu.

Ondan sonra himmet üzerine ‘Karîb’ (Yakın) ismiyle tecellî edip, serîü’l-mucîb (gerekene çabucak yetişen) ismiyle nazar eyledi ve bu sûretle himmete kalblerden her uzak olanı yaklaştırabilmek tecellîsini giydirdi. Anılan ilâhî nazarla himmet vasıtasıyla talep edilenin hâsıl olması hızında himmete fayda bahş oldu. Bunun içindir ki, himmet bir şeyi kasd eder ve husûli için teşmîr-i sâka ihtimâm (titizlikle iş görme) eylerse, matlubuna (talep ettiğine) uygun olmak üzere ona erişir.

Hakk’ın varlığı- halkın varlığı

 

Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi c. l, Âdem Fassı’ndan başlıkta belirttiğim konuda bilgiler aktarmak üzere yer yer alıntılamalar yapacağım.

“Hak Teâlâ hakkında, muhakkak onun için ‘ilim’ ve ‘hayat’ vardır deriz. Dolayısıyla Hak Teâlâ ‘Hayy’ ve ‘Âlim’dir. Ve biz melek hakkında da muhakkak onun için ilim ve hayat vardır deriz. Dolayısıyla o da hayy (diri) ve âlimdir. Ve ilmin hakikati birdir. Hayatın hakikati de birdir. Ve onların âlim ve hayye nisbeti de bir nisbettir. Biz Hakk’ın ilmi hakkında muhakkak o kadîmdir (öncesi olmayan) ; ve insan ilmi hakkında da muhakkak o hâdisdir (sonradan olan) deriz. O halde bu makul hakikatde izâfet ortaya koyan şeye bak! Ve makulât (akıl ile kavranan şeyler) ile hakikî mevcutlar arasında olan bu irtibata bak! Bu durumda ilim, kendisiyle var olan kimse üzerine onun hakkında ‘o âlimdir denilmeği hükm eylediği gibi, onunla vasıflanan kimse de ilim üzerine, sonradan olan hakkında hâdis ve öncesi olmayan hakkında da kadîmdir diye hükm etti. Böylece her birisi kendisiyle hüküm verilen ve hakkında hüküm verilen oldu.

Yani vakit ile kayıdlı olmayan Hakk’ın varlığında ‘ilim’ ve ‘hayat’ vardır deriz. Buna göre Hak Teâlâ ‘Hayy'(Diri) ve ‘Âlim'(Bilen)dir. Ve yine zamanla kayıdlı olmayan melek hakkında da onun ilmi ve hayatı vardır deriz. Bu bilen ve diri olanların ilimdeki ve hayattaki seviyeleri bir olmamakla beraber, ilim ve hayat sıfatları birer tek hakikattir. Ve ilmin âlime ve hayyin hayata nisbeti de birer tek nisbettir. Ancak kendisine ilim ve hayat küllî (tümel) şeyi nisbet olunan mevcutlardan bu tümel şeylere birer hüküm döner. O hüküm de ‘Hakk’ın varlığı kadîmdir. Ve Hakk’ın varlığından ilim ve hayat küllî şeylerine dönen hüküm de ‘kadîm’ hükmü olur. Şu halde, Hakk’ın ilmi ve hayatı kadîmdir deriz. İnsan varlığı ise hâdisdir(sonradan olan). Dolayısıyla insan varlığından bu tümel şeylere dönen hüküm de ‘sonradan olan’ hükmü olur. Bu halde de insanın ilmi ve hayatı sonradan olma deriz. Demek ki küllî şeylerin zuhuru yer hasebiyle oluyor ve mahal onlara bir hüküm veriyor. O halde ey hakikat tâlibi, basîretle bak ki, birer makul hakikatden ibaret olan ilim ve hayat mevcutlara izâfe olunduğunda kıdem (kadim olma) ve hudûsü (sonradan olma) nasıl ihdâs etti (ortaya çıkardı) ; ve madûmattan (yok gibi şeylerden) ibaret olan makulât (akla yatkın şeyler) ile hakikî mevcutlar arasındaki bu irtibâta şaşarak bak! Zirâ yok ile mevcut arasındaki irtibat bir tuhaf iştir. Böyle olunca ilim, ilimle var olan kimse hakkında ‘âlim’ denilmesine hükm ettiği gibi, ilim ile nitelenmiş kimse de eğer kendisi hâdis ise, ilim üzerine ‘hâdis’ ve kadîm ise ‘kadîm’ denilmesine hükm eyler. Şu halde ilim ile âlimden her birisi hem kendisiyle hüküm verilen ve hem de hakkında hüküm verilen olmuş olur.

“Eylem ve anlatı… Bu ikisi zihnin mücerret kalıplara alışmasına vesile olur.”

 

Bu yazıya başlık olarak İsmet Özel‘in “Pergelin Yazmaz Sivri Ucu” isimli kitabından (s. 128) bir alıntılamayla bu ifadeyi uygun buldum. Zâten bu yazı da bu kitabın birkaç yerinden yapacağım alıntılamalardan oluşacak.

Hazır bu sayfadayken buradan iki cümle daha alıntılamalıyım.

“Beşeriyetten insanlığa, giderek modern insana doğru ilerleyebilmemiz için zihnimizin tıpkı bisiklete binmek gibi bir soyutluğa yatması gerekiyor.”

“Mücerret olana âşık olmanın itirafına yanaşmak kimsenin işine gelmez.”

“Descartes’la birlikte şahıs ortaya çıkmakla kalmadı; onun en dikkate değer kimse olduğu fikri herkese hâkim oldu.” (s. 9)

“Modernleşmemiz modernlik boyunduruğuna razı oluşumuzun türevidir.” (s.11)

“Kapitalizmi ne pahasına olursa olsun bencilliği vazgeçilmez sayan insan tabiatı değil güçlü olanın haklılığına kanaat getiren insanlık tarihi türetti.” (s. 12)

“Şunu akıldan çıkarmayın ki insanlık tarihi süresince söylenmiş, söylemeye değer bir şey varsa o da şiirdir.” (s. 13)