” Şair yarasının derinliğini işaret ettiği nispette şairdir.”

 

İsmet Özel‘in İstiklâl Marşı Derneği internet portali İsmet Özel Köşesi’nde “Yazdıklarımın Soluklanma Vakti” üst-başlığı altında “Müşteri Hiçbir Zaman Velinimetim Olmadı” başlığıyla çıkan yazısının (http://www.istiklalmarsidernegi.org.tr/IsmetOzel?Id=91&KatId=5) birkaç yerinden yapacağım alıntılamalardan (ilki başlığı oluşturuyor) ibaret olacak bu yazı. Niyetim hem bu değerli yazıdan alıntılar sunmak hem de sıcağı sıcağına çıktığından haberdar etmek ilgi duyanları.

“(…) İnsanlar sızlayan yaraları sebebiyle yaralıya yakınlık duydular.  (…)
Başka hiçbir meslek mensubu değil, sadece şairler kendilerini acı çekişin telâffuzuyla meşgul eder. (…) Halkın davası ve halkın zevki arasında bir mesafe olmadığını Metin Eloğlu fark etti.  (…)

(…) Bir çeşit intibaksızlık şiiriydi.  (…) Şiir esas alınarak Doğu ve Batı arasındaki farkı sezmek mümkündü. Bu imkânı kullanmağa heves eden bir tek olsun şair var mıydı? Hayır, yoktu.  (…)

“İbn Arabî’nin Günlük Duaları Ve Şerhi”nden bazı alıntılar

 

Orijinal adı Şerh-i Evrâd-ı Usbûi’yye li’ş-Şeyhi’l-Ekber Muhyiddin el-Arabî olan bu eser Muhammed Nûr El Arabî tarafından şerh edilmiş ve merhûm Mahmut Kanık‘ın tercümesiyle İz Yayıncılık’tan çıkmıştır (2011).

Bu eserin birkaç yerinden yapacağım alıntılamalardan ibâret olacak bu yazı.

“Rabbinin ordularını kendisinden başkası bilmez.”(Müddessir, 74/31) Bundan ma’lûm oldu ki, şeylerin zâtî tesbihleri ihâta yolu üzere kaydedilmiş değildir. (Pazar Günü Virdi bölümünden, s. 45)

“Her zerre Allah Teâlâ’nın bir olduğunu isbat eder. Her bir zerrede delâlet (yol gösterme) vardır. O da şudur ki, her bir şey kendi mertebe ve belirmesinde tekdir. Bir yönden bile ona benzer yoktur. Çünkü ilâhî tecellîlerdir. Her bir tecellî sondur.” (s.46-47)

Bazı tasavvuf ıstılahları (terimleri)

 

Seyyid Şerîf Cürcânî‘nin (h.740/m.1340- 816/1413) “Ta’rîfât / Tasavvuf Istılahları” adlı, Abdülaziz Mecdi Tolun‘un tercümesi ve Abdulrahman Acer‘in tercüme ve notlarla yayına hazırlaması sonucu Litera Yayıncılık’tan (İstanbul-2014) çıkan ünlü eserinden yer yer yapacağım bazı alıntılamalardan oluşacak bu yazı. Tabii ki bu yazının başlığından da anlaşılacağı gibi bazı tasavvuf terimlerini bu ünlü müellifin, değerli mütercimin ve eseri yayına hazırlayan kişi ile Litera Yayıncılık’ın titiz çabalarının sonucu olarak sunmak bu yazıyı hazırlarken bana zevk ve güven hissi veriyor.

Ahad : Sıfatlar, isimler ve nisbetlerle kesretin (çokluğun) ortadan kalkması itibariyle Zât’ın isminden ibarettir.

Âlem : Kendisiyle bir şeyin bilindiği şey. Istılahta ise, Allah’tan gayrı her şey.

Amâ : Ahadiyet mertebesi.

A’yân-ı-Sâbite : Mümkün varlıkların Hak Teâlâ’nın ilmindeki hakikatleri.

Fusûsu’l-Hikem’den Nûh kelimesi içinde olan ‘subbûhî hikmet’e dâir bilgi olarak alıntılar

 

Müellifi Muhyiddin İbnu’l-Arabî(m.1165-1240) olan, Ahmed Avni Konuk (m.1868-1938) tarafından tercümesi ve şerhi yapılan (Latin alfabesine geçiş öncesi, 1915-1928 arası), Prof. Dr. Mustafa Tahralı

ile merhum Dr. Selçuk Eraydın‘ın (1937-1995) günümüz Türkçesiyle yayına hazırladıkları Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi‘nin Birinci cildinin (7. Basım, 2017) III. Fassını teşkil eden “Kelime-i Nûhiyye’de Mündemic ‘Hikmet-i Subbûhiyye’ Beyânında Olan Fastır” başlıklı bölümden yer yer yapacağım alıntılamalardan oluşacak bu yazı.

” ‘Sübbûh’ mübâlağa sûreti üzere ‘tesbîh’ ma’nâsınadır; ve ‘tesbîh’ Allâh’ı imkânî hükümlerden tenzîh etmektir. Ve Nûhiyye Kelimesi’nin ‘subbûhî hikmet’e yaklaşık kılınmasındaki sebeb budur ki, Nûh (a.s.) ülü’l-azm (Nübüvvet ve risâlet görevlerini büyük bir azim ve kuvvetle yerine getiren peygamberler için -Nuh, İbrahim, Musa, İsâ ve Hz. Muhammed- söylenir) olan resullerin birincisidir; ve risâletin en birinci hükmü, resûlün ümmetini Hakk’ın tevhidine daveti, ortak ve benzer/eşden tenzîhidir. Zirâ risâlet isneyniyyet (ikilik) üzerinedir. Ve bu çokluklar ve izafiliklerin hükümlerine aldanıp her birisini birer müstakil varlık farz eden halkın gözlerini Hakk’ın tevhidine (birliğine) açmak lâzımdır ki, eşyanın(şeylerin) yaratılışından kasd olunan marifet ve bunun sonucu olan ibâdet ve kulluk meydana gelsin. Bu da ancak çoğalan izâfîlerden yüz çevirip Hakk’ın bir olan varlığına yönelme ile olur. Oysa ‘Allah Âdeme bütün isimleri öğretti‘ (Bakara, 2/31) âyet-i kerîmesi gereğince en başta ilâhî isimlerin tümüyle tahakkuk eden ve ilâhî sûretle görünür olan Âdem’di. Sonradan Âdem nesli çoğaldı. Her birerleri birer ismin mazharı olan âdemî sûretler, kabiliyetleri hasebiyle, o isimlere varlık vermekle isimlerin mazharları böylece çoğaldı. Ve Şîs (a.s.) ile Nûh (a.s.) arasında zaman geçtiğinden, Nûh (a.s.)ın kavmi, muhtelif çok sayıda ismi birtakım cisimlerden ibaret sanıp vehimlerinde peyda olan sûretler üzerine Vedd, Süvâ ve Yeğus, Yaûk isimleriyle putlar yaparak onlara taptılar. Ve çok isim sebebiyle yaptıkları çok sayıda ilahlara tapmakla Hakk’ın birliğinden perdelendiler. Dolayısıyla Nûh (a.s.) kavmini bu hâlde görünce, kendine gayret ve kavmine de gazab gâlip oldu. Hattâ gayretinin fazlalığından ‘ Yâ Rab! yeryüzünde kâfirlerden devr eden bir kimse bırakma!‘ (Nûh, 71/26) diye onların helâkini istedi.

“Bana izafe edilebilecek hiçbir bilgi yoktu. Bununla birlikte kendim bilginin hakikatinin ve bütün mertebelerinin aynası haline gelmiştim.”

 

Sadreddin Konevî‘nin (m.1210-1274) ‘İlâhî Nefhalar‘ olarak Prof.Dr. Ekrem Demirli tarafından dilimize çevrilmiş ve yayınlanmış (Kapı Yayınları, 1. Basım: Mayıs 2015) eserinden yapacağım alıntılamalar (başlığı da aynı kitaptan -s. 36- bir alıntı teşkil ediyor) bu yazıyı oluşturacak.

“Ezelî-ilahî bilgice bilinen her sûretin önce ‘harflik mertebesi’ vardır. Hak ‘yazı’ diye ifade edilen ilahi şe’nlerinden (tecellî, iş) birisinin gerektirdiği makul-manevî bir hareket ile onu zâtî varlık nûruyla var ettiğinde o suret, yani yaratılması istenilen şeyin sûreti ‘kelime’ diye isimlendirilir. (…) Allah kullarının ruhları hakkında şöyle der: ‘Temiz (tayyib) kelime O’na yükselir.’ Yani temiz ruhlar O’na çıkar. (…) Sonra şöyle demiştir: ‘Salih amel O’na çıkar.’ (Fâtır, 10).”

“Varlıklar Allah’ın kelimesidir ve ‘yaratma’ söz vasıtasıyla gerçekleşir. Söz (kelam) mertebe cihetinden ‘harf’ mertebesinin ardından gelir.” (baştan bu yana s. 26-27)