Şerif Mardin hakkında M. Şükrü Hanioğlu’nun sıra dışı ve düşündürücü yazısından…

 

Kısa bir süre önce vefat eden, değerli akademisyenlerimiz ve entelektüellerimiz arasında bulunan Şerif Mardin hakkında sıra dışı ve önemli bir yazıyı, M. Şükrü Hanioğlu‘nun “Derinlik”in faturasını ödemek: Şerif Mardin başlıklı yazısını okudum bugün. Bu yazının birkaç yerinden yorum yapmayı gerektirmeyecek alıntılar yaparsam, yazının önemine dikkat çekmiş olacağımı sanıyorum.

12.- 13. asırlarda yaşamış İbn Arabî’den ve 13. asrın iki büyük ârifinden (Sadreddin Konevî, Mevlânâ) sözler…

 

“İmdi hâriçten delil talebinden sakın! Basamaklara muhtaç ol! Ve delili zâtın için zâtından taleb eyle. Hakk’ı zâtında bulursun. Görmedin mi ki, Resûlullah (sav) Efendimizin nübüvveti (peygamberliği) sâbit olduğu ve akıl sâhipleri, kendilerinde, (Sav) Efendimizin kendisinin hevâsından değil Allah Teâlâ cânibinden söz söylediği karar bulduğu vakit, boyun eğmeğe ve teslîme dahil oldular. Ve onlar üzerine mükellef kılma görevleri mutasarrıf oldu. Ve onlar ‘delili nedir ve illeti nedir?’ diye suâl etmediler.” (Muhyiddin İbn Arabî, Tedbîrât-ı İlâhiyye, Tercüme ve Şerh: Ahmed Avni Konuk, Yayına Hazırlayan:Prof. Dr. Mustafa Tahralı, s.53, İz Yayıncılık, 6. Baskı, İstanbul, 2013)

İki gazete yazısından ikişer cümle…

 

Alıntılar sunacağım yazıların ilki Mahmud Erol Kılıç’ın “Hacc’ın ardından bazı tespitlerim” başlıklı yazısı (Yeni Şafak, 10.09.2017), diğeri M. Şükrü Hanioğlu’nun “Arakan’da medeniyetler çatışması mı yaşanıyor?” başlıklı yazısı (Sabah, 10.09.2017).

“(…) Ben bütün teknolojik ilerlemelere rağmen Hacc ibadetinin asr-ı saadetteki meşakkatinin şimdikinden çok daha insani tahammül sınırları içerisinde olduğunu düşünüyorum. (…)

Geçimini hırsızlık veya dolandırıcılıkla sağlayanlar…

 

Hırsızlıkla dolandırıcılık, ortak özellikleri olmakla birlikte, aralarında önemli ve temel bir fark da olan gayri-meşrû geçim yollarıdır. Kimileri için bu ikisi bir meslek(!) veya iş(!) durumundadır. Aralarındaki o önemli ve temel fark ise, hırsızın işini gizlice ve kendisini ele vermeyecek şekilde, en azından parasını veya malını çalacağı kimseyle hiç muhatab olmadan yapmasıdır. İnsan bir şeyinin çalındığını sonradan farkeder genellikle.

Bu günkü (Pazar, 27 Ağustos 2017) gazetelerden seçtiğim üç yazıdan üçer cümle…

 

İlki, Mahmud Erol Kılıç‘ın “Aydınlanmış Medine’den selam” başlıklı yazısı (Yeni Şafak).

“(…) Kastettiğimiz şey çok basit, özetle şu: Nasıl sahte peygamberler (mütenebbiler) var diye peygamberlik gerçeğine karşı çıkamazsak sahteleri var diye din adamı kavramına da karşı çıkamayız. (…)”