İki yazıdan ikişer cümle

 

Mahmud Erol Kılıç’ın “Hatıralarımı yazmalı mıyım?” başlıklı yazısından (Yeni Şafak, 26.03.2017):

“(…) İntikamcı bir kültürle yetiştirilmediğim için olsa gerek Şeyh olan büyük dedemin başını dibek taşına dayayıp taşla ezerek şehid eden Sırplara karşı sırf bundan dolayı bir bütün olarak kin ve nefretle hiçbir zaman bakamadım. (…)

Senegal Meclis Başkan Yardımcısı ile oturduk baş başa sohbet ediyoruz. Diyor ki Afrika’yı Müslümanlaştıran dervişlerdir. (…)”
http://www.yenisafak.com/yazarlar/mahmuderolkilic/hatiralarimi-yazmali-miyim-2036966

M. Şükrü Hanioğlu’nun “Teleolojik tarihin kahramanları” başlıklı yazısından (Sabah, 26.03.2017):

“(…) Türkiye bu tür bugünden geriye ve teleolojik, yâni “tarih”in belirli bir amaca ulaşmaya çalıştığını iddia eden yazım ve anlatımın fazlasıyla güçlü olduğu toplumlardan birisidir. (…)

Örneğin Bernard Lewis ve Niyazi Berkes’inkiler gibi “modern, çağdaş ve seküler” Türkiye’nin “doğuşu”nu inceleyen eserler de “tarih”i böyle bir teleoloji çerçevesinde ve “Osmanlı geçmişinin söz konusu karakterdeki bir ulus-devleti doğurmasının kaçınılmaz olduğu temelinde inşa etmiştir. (…)”
http://www.sabah.com.tr/yazarlar/hanioglu/2017/03/26/teleolojik-tarihin-kahramanlari

“Aşk-ı Muhammedî ile yanıp tutuşan bir gönlün o âlî kadre yönelik” naatlarından, nutuklarından, beyitlerinden…

 

Muhammed şems-i mânâdır anın zerrâtıdır eşya / Bu sûret cümle andandır gerek pinhân gerek peydâ”

“Gönülde derd-i aşkı olmayanda âh u zâr olmaz / ki bir hâneye od düşmeye dûdı âşikâr olmaz
(…)
Cemâlî bahrine aşkın nihayet var kıyas etme / O bir bahr-i amîkdir kim ana ka’r-ı kenâr olmaz”

“Kâfire küfrümü verdim mü’mine imanımı / Zâhide zühdümü verdim fâsıka isyânımı
(…)
Ey Cemâlî fârig u âzâde oldum cümleden / Vuslatım ehline verdim ehline hicrân

Kaynak eser: Mahmud Erol Kılıç, Anadolu Tarihine Notlar II (Halvetî-Uşşâkîler), Sufi Kitap, 1.Baskı: Eylül 2016, İstanbul, s.98-99-100, ISBN:978-605-9778-31-2.

“Bir geleneği olmak 3”

 

Mahmud Erol Kılıç’ın dünkü Yenişafak’ta (12 Mart 2017) çıkan yazısının başlığı böyle.
Bu önemli ve dikkat çekici yazının son satırlarından birkaçını alıntılamayı, yazıyı gazetede çıkar çıkmaz oku(ya)mayan ama haberdar olmak ve okumak isteyecekler için bir imkân sunmak ve önemsediğim bir yazı olarak kayıt düşmek üzere gerekli gördüm.

Eski bir yazıdan bugüne ışık tutması için bazı alıntılar ve kısa bir değerlendirme

 

Hasan Bülent Kahraman’ın “Çankaya’nın tarihini bükmek” başlıklı, 16.07. 2014 tarihli Sabah’ta çıkmış bir yazısından sunacağım söz konusu alıntıları.

Yaşam ve ölüm

 

Hangisi bizim için daha sahi(h), daha gerçek? Hangisine daha yakînen (kesinlikle) inanıyoruz? Hani “Kur’ân”ın ikinci sûresinin 4. âyetinde gerçek îman edenler kastedilerek, “Ahirete de kesin olarak/şüphesiz bir bilgi ile inanırlar” deniliyor ya, öyle bir kesinlikle, yaşama inandığımız gibi ölüme ve ölüm sonrasına da inanıyor muyuz?