“Tarih, dış dünyada bir nesne olarak bulunmaz.”

 

Prof.Dr. Ömer Türker‘in 2 aylık düşünce dergisi Teklif‘te (Ocak 2024, Sayı 13) çıkan “Olgu Tespitinden Varlık Temâşâsına Tarihin Katmanlı Yapısı” başlıklı yazısının birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar bu yazıyı oluşturacak.

“İnsan tefekkürünün en ilginç konularından biri herhâlde tarihtir. Zira tarih adını verdiğimiz şeyin iki temel hususiyeti vardır: Birincisi, tarihin varlık tarzıdır. Buna göre hiç durmadan akan zamanda meydana gelen bir hadisenin bütünlüğü aslâ dış dünyada var olmayacağından tarih, varlığı sâbit olmayan bitişik nicelikler gibidir. Zamanın da zamanda olanın da bütünlüğünü kuran bizim idrâkimizdir. Dolayısıyla tarih, dış dünyada bir nesne olarak bulunmaz. Zihnimiz, varlıkta eş zamanlı olarak bulunmayan, birbirini ardışık olarak izlayen, geçici ve müstakil mevcudiyetler gibi görünen anları yahut kesitleri birleştirir, bütünlüğe sahip olay, hadise ve süreçlere dönüştürür. Sonra da bu durum, bütünlüğü olayların yekpare tahakkukuna çevirir.

Kâmil İnsan hakkında bilgi

 

Abdülkerîm el-Cîlî’nin İNSÂN-I KÂMİL isimli eserinin (Mütercim: Abdülaziz Mecdi Tolun; Yayına hazırlayanlar: (merhûm Dr. Selçuk Eraydın, Ekrem Demirli -şimdi Prof. Dr- , Abdullah Kartal; İZ Yayıncılık, 4. Baskı:2015) “İnsân-ı Kâmil Hakkındadır” başlıklı Altmışıncı Bâb‘dan yapacağım bazı alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

“İnsân-ı Kâmil Hz. Muhammed’den (s.a.v.) ibarettir. İnsân-ı Kâmil, Hakk’a ve halka mukâbildir. Şurasını da bil ki, bu bâb, bu kitapta mevcut olan bâbların kâffesinin hülâsasıdır. Belki kitâbın evvelinden âhirine, ne kadar izâhat varsa, bunların hepsi bu bâbın şerhidir. Bu hitâbı anla!”

“Şunu da bil ki; Nev-i insânî efrâdından (ferdlerinden) her ferd, bütün kemâliyle diğer insânî ferdin nüshasıdır. Birisinde bulunan şeyin diğerinde de bulunması zarûrîdir. Eli ayağı kesilmek veya ana rahminde bir ârızadan dolayı a’mâ olmak gibi avârız (ârızalar) bulunmadıkça, anılan düstûra muhâlif insan bulunmaz. Ber-vech-i meşrûh (anlatıldığı üzere) ârıza bulunmadığı takdirde, insan ferdlerinden iki insanî ferd yekdiğerine mukâbil birer âyinedir (aynadır). (…) Şu kadar var ki, eşyâ, yani şeyler / mevcûdât (mevcutlar) bazı insanlarda bi’l-kuvve (potansiyel olarak), bazılarında bi’l-fiil (fiilen) mevcuttur.

“Bir peygamber böylesi bir vazife için gerekli niteliklerle donatılır. Bu sıfatların başında doğru sözlülük (sıdk) gelir.”

 

Prof. Dr. Ömer Türker‘in 2 aylık düşünce dergisi olan Teklif’in (Sayı 4 / Temmuz 2022) Gayb özel sayısında çıkmış olan “Gaybın Anahtarı Kimdir veya Nedir? Mefâtîhu’l-Gayb ve Miftâhu’l-Gayb Üzerine” başlıklı yazısından (s.203-206) yapacağım bazı alıntılamalar bu yazıyı oluşturacak.

“(Başlığı oluşturan ifadenin devamı olarak:) Bu sebeple kelamcılar, bir peygamberin peygamberlikten önce veya sonra günah işleyip işlemeyeceğini tartışmışlar ve farklı kanaatlere varmışlardır ama hiçbir zaman yalan söylemeyeceğinde icmâ etmiştir. Zira peygamberin verdiği haberler, muhataplar için gaybın anahtarlarıdır ve tebliğin ulaştığı insanların gayba dair idraki, haberle pekişir, genişler ve kesinlik kazanır. Allah’ın zâtı, sıfatları, melekût âlemi ve âhiret hayatının tanıtılması, gayba dair haberlerin temel konularını oluşturur. Melekût âlemi ve âhiret hakkında vahiy, insanın duyularla ve istidlâlle ulaşmasının mümkün olmadığı bilgiler verir. Allah’ın zâtı ve sıfatları hakkında ise hem bilgilendirici hem de akla yol göstericidir. Yol gösterici olması, insanın duyular açısından gayb olan ilâhî zât ve sıfatlara dair bilgilerinin vahiyden başka bir kaynağının daha bulunmasıdır: Âlem. Bir bütün olarak âlem, Allah’ın fiilleri olduğundan fiilden hareketle fâil olan Allah hakkında nazarî bilgiye ulaşabilir. Dolayısıyla âlem de bir kelamcı için ilâhî fiil olması bakımından gaybın anahtarı işlevi görür. Fakat insan, âlem üzerine tefekkürde saptırıcı ve yanıltıcı durumlara maruz kalabilir. Vahiy, “Allah’ın muhtar fâil olması” gibi istidlâlin küllî (tümel) esaslarını vererek Allah’ın zâtı, sıfatları ve âlemle ilişkisi hususunda akla yol gösterir. Kelamcıların “İslâm kanununa bağlı olarak araştırma yaptıklarını” iddia etmelerinin nedeni de budur. Âleme dair araştırmalar, vahyin küllî ilkeleri doğrultusunda gelişim ve değişime açık bir bilgi alanıdır. Bu bağlamda vahiy, gaybın Hz.Peygamber tarafından tebliğ edilmiş sabit anahtarlarına, ilâhî fiiller olarak âlem ise gaybın insan aklına bahşedilmiş sayısız anahtarlarına tekabül eder. Evet, “Gaybın anahtarları Allah’ın katındadır, O’ndan başka onları kimse bilmez ” (Enam,6/59) “Ancak seçtiği resûller müstesnâdır” (Cin,72 / 27). Seçilen en yüce insan olarak Hz.Muhammed (sav) ise insan yaratılışının gayesi olan kulluk idealinin, kendisine bildirilen ilâhî irade doğrultusunda, tecessüm ettiği hayat ağacına tekabül eder. (…) Kelâm geleneğinin en büyük isimlerinden biri olarak Fahreddin er-Râzî’nin (ö.606/1210) büyük tefsirine gaybın anahtarları anlamında Mefâtîhu’l- gayb adını vermesi, gayb kelimesinin kelam geleneğinde kazandığı bu bağlamdaki anlama işarettir.

“Türk hâkimiyetinin söz konusu olduğu topraklarda en az 400 yıl devam etmiş bir Batılılaşma maceramız var.”

 

İsmet Özel‘in İstiklâl Marşı Derneği internet portalı lsmet Özel köşesinde ALIN TERİ GÖZ NURU üst-başlığı altında “BAKTIN MI, GÖRDÜN MÜ?” başlığıyla çıkan 4 Muharrem 1446 (10 Temmuz 2024) tarihli yazısının (https://istiklalmarsidernegi.org.tr/ lsmetOzel?Id=229&Katld=7) birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar bu yazıyı oluşturacak. O yazıdan ilk alıntı da bu yazının başlığını teşkil etmekte.

Bu yazının başlığını alıntı olarak teşkil eden ilk cümlenin devamı: “Kimileri bu maceraya muasırlaşma demekten hoşlanıyor. Hem ilk ve de son merhalede esas çaba Avrupa’da bulunan devletlerden herhangi biriyle benzeşme gayesine matuf olduğu için doğru adlandırma Batılılaşma olmalıdır. Muasırlaşma deyiminin yanı sıra çıkış yolu adına anılan iki tabir daha vardı: Türkleşme ve İslâmlaşma. Ne oldu? 400 sene sonunda asrileştik mi? (…). Kalkış noktalarımızın yanlışlığı sebebiyle Türkleşme ve İslâmlaşma bahislerinde her gün biraz daha bocalıyoruz.

İshâkî kelimede içkin “Hakkî Hikmet”in Beyânında olan Fas’tan alıntılar

 

“Ma’lûm olsun ki, tümel ilmî ma’nâ kitabın anası’ndan, âlemin kalbi mesâbesinde olan “levh-i mahfûz” (Allah tarafından takdir edilen şeylerin yazılı bulunduğu manevî levha; ilâhî ilim) âlemine iner; ve ondan da “misâl âlemi”ne gelir. Daha sonra his âleminde cesedleşmiş olup hissî gözle görülür. “Misâl âlemi”, ulvî âlemden süflî âleme; ve bâtından zâhire ( görünmezden görünüre); ve ilimden ‘kevn’e (varlığa) inen varlığın dördüncü mertebesidir. Buna “mutlak hayâl âlemi”; ve insanın varlığında olan hayâle de “mukayyed (kayıdlı / sınırlı) hayâl âlemi” derler. Ve insânî hayâlin bir tarafı misâl âlemine, bir tarafı da kendi nefsine ve cesedine muttasıldır (kavuşan / bitişen). İster mizac bozukluğu sebebiyle ve ister uyku sebebiyle olsun, eğer insanın hayâline süflî yönden, yani bu içinde bulunduğumuz kevn âleminden, bir sûret nakşedilmiş olursa, hakikati yoktur, karışık rüyalardır. (…) Ve misâl âleminden inen sûretler, eğer tâbire muhtaç olmayıp his âleminde aynıyla zuhûr ederse buna “soyut keşif” derler. Ve eğer görülen hayâlî sûretler, kendisine münasebeti olan hissî sûretler ile tâbire muhtaç olursa, buna da “muhayyel keşif” derler. Ve insânî hayâle süflî yönden yansımış olan sûretlere de “soyut hayâl” denir.