admin Posts

“İnsan zihninin değer kazanmasındaki ölçü”

 

İsmet Özel‘in İstiklâl Marşı Derneği İnternet Portali İsmet Özel Köşesi’nde çıkan ” YAZDIKLARIMIN SOLUKLANMA VAKTİ (2) ” başlıklı ve 15 Zilkâde 1442 (25 Haziran 2021) tarihli yazısının (http://istiklalmarsidernegi.org.tr/IsmetOzel?Id=78&KatId=5) her paragrafından yapacağım birer alıntılama oluşturacak bu yazıyı.

İlk olarak başlıkta bir kısmını alıntıladığım ikinci paragrafın ilk cümlesinin tamamını alıntılamam gerek: “Vakti yol gösterici şahsın dünyada bulunuşuyla veya o şahsın davet ettiği yaşama tarzının çığır açışıyla başlatmak insan zihninin değer kazanmasındaki ölçüdür. (…)

“Allah’ın bize raftan indirildiği günü gösterip göstermeyeceğini bilmiyorum ama İstiklâl Marşı’nın rafa kaldırılışı kısa, orta ve uzun vadelerde insanlık denilen ve sorumlu herkesi içine alan bütünde esasa taalluk eder. (…)

“(…) Buharın sanayie tatbiki İslâm diyarına virane, küfür beldelerine kâşane demek âdetini zahir kılıverdi. (…)

Sayısal(niceliksel/kemmî) destek mi önemli, niteliksel(keyfî) destek mi?

 

Bu başlık altında kısa ve öz bir yazı olacak bu.

Falan medya mensubuna şu kadar sayıda destek haberi sebep oldu bu yazının yazılmasına.

İster istemez kemiyet ve keyfiyet akla geliyor böyle durumlarda.

Elbette hangi şahsa hangi tür destek meselesi nesnel olarak iddia ve ispat edilemez.

İster siyasete mensup olsunlar, ister medyaya, sosyal medyada kendilerine sayısal desteğin büyüklüğünden söz edilmesinin pek anlamlı ve onlar için gerçek ve nitelikli bir destek olduğu inandırıcı ve sevindirici olabilir mi? İnananlar ve sevinenler olur; inansınlar ve sevinsinler. Kendilerini ilgilendiren bir durum. Gerekçesi konusunda da kimseye hesap verme durumunda değiller.

Her alanda ve konuda niteliksel ve niceliksel anlamda değerlendirilen çalışmalar olur. Nitelikli işler yapanlar da olur, nitelikçe pek değerli olmayan ama göz boyayan işler de. Meraklıları ve o işlerden anlayanları kandırmak elbette zordur. Yüzeysel değerlendirmeyle pek a’lâ niteliksiz bir ürünü ve onu ortaya çıkaranı destekleyenler ve propagandasını yapanlar olur. Aldananlar da. “Ben aldanmam” diyenlere pek güvenilmez. Niceleri vardır aldatan ve aldanan.

Siyasette ve medyada da elbette sayısal destek haberleri çok sağlıklı olmayabilir. Hele bunca alt düzey çağrışımları yapan videolar, haberler; özneler, nesnelerle karşılaşıldıktan sonra…

Ama her açıdan aldanan kendi kendisine yazıklanır, ah-vah eder. Aldatana beddua eder, ondan nefret eder ama öç alamaz. Onunla bir daha karşılamaz bile.

M.İbn Arabî’nin Fütûhât-ı Mekkiyye adlı eserinin Ekrem Demirli çevirisinden(c.15) alıntılar

 

Allah onlardan, onlar Allah’tan razı!(el-Mâide, 5/119) Burada Kur’an lafızlarının işâret ettiği rızayı anlayanların kavrayabileceği bir sır vardır. Rıza hâlinin onlarda gerçekleşmiş olduğunu bildiği için, Allah kesin ifade kullanmıştır.”(s.52)

“Yüce Kur’an‘da geçtiği üzere ‘‘Ben ve bana uyanlar basiretle Allah’a davet ederiz.’(Yusuf,12/108) denildiği gibi Hz.Peygamber Allah’a basiret üzere davet etmiştir. O bizi ‘vârisler’ diye isimlendirmiş, peygamberlerin ise bize bilgiden başka miras bırakmayacağını söylemiştir.” (s.53)

“Hakk’ın hüviyeti kulun duyma ve görme gücü olunca, onun gözü ve kulağı olan Hak kulun vârisi olur ve kul da bu nitelikle ölene kadar ona ait kalmak üzere dua eder. Böylece sanki şöyle der: Allah’ım! Bizi kendinle nimetlendir. Sen bizim duymamız ve görmemizsin. Biz ölünce, bize vâris olacaksın. Çünkü vârislerin en hayırlısı olduğunu ve yeryüzü ile üzerinde bulunanlara vâris olacağını bildirdin.” (s.53-54)

Yazı yazmanın(köşe yazarlığının) itibarı da darbe yedi!

 

Siyasetçileri, özellikle siyâsî iktidarı eleştirmek de medyada artık iyice sıradanlaştı. Eskiden beri tanınmış köşe yazarları dahi siyâsî iktidara yönelik eleştirel yazı kaleme almayı şu günlerde daha bir önemsiyorlar ve yazılarının iktidarın yıpranmasında etkili olacağını sanıyorlar.

Oysa bilmiyorlar ki, kendileri de yıpranmış ve yıpranıyor durumdalar. Eskiden bazı köşe yazarları (meselâ merhum Çetin Altan) durumlarını /duruşlarını korurlardı. Eleştirdikleri kimseler ve siyâsî partiler nezdinde bile itibarlı idiler. Şimdilerde hangi iktidara muhalif konumdaki köşe yazarı onlar nezdinde dahi saygınlığını korur durumda?

Şu günlerdeki ortam sanki saygı duyulur kimse kalmasın anlayışının egemen olduğu şartları yansıtıyor gibi. Ortalık toz-duman!

Yirmi yıl gibi uzun bir süredir tek başına iktidar olan bir partinin yıpratılması ve iktidardan düşürülmesi için her yola başvuruluyor, her özellikteki kimselerden destek alınması dahi mazur görülüyor.

Oysa bu tavır ve tutumun yaygınlık kazandığı, her fırsatı amaç için meşru görme huyunun belirginliği sağduyu sahibi herkesin farkında olduğu bir gerçek.

Böyle bir dönemdeyiz. Kimlerin ‘ortak amaç’ için kimlerle dost olduğu veya dost göründüğü şu günlerde olup-bitenler, en çok konuşulanlar/yazılanlar ileride nasıl değerlendirilecek, göreceğiz. Kimler daha çok yıpranmış, o da o zaman anlaşılacak.

Tedbîrât-ı İlâhiyye Tercüme ve Şerhi’nden alıntılar

 

Müellifi Muhyiddin İbn Arabî (m.1165-1240) olan, tercüme ve şerhini Ahmed Avni Konuk‘un(m.1868-1938) yaptığı, Prof. Dr. Mustafa Tahralı‘nın yayına hazırladığı eserin birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

“Mahlûkatın hepsi Allah’ın kullarıdır. Velâkin onların bazısı rahmet-i rahîmiyye (rahimî rahmet -a.a.-) ile merhûmdur ki, Hak Teâlâ onlar hakkında meâl olarak ‘Halbuki Allah rahmetini dilediğine tahsis eder.’ buyurur (Bakara, 2/105). Bunların ilâhî ilimde saadetleri sâbit olmuştur. ‘‘Benim kullarım içine gir.‘ (Fecr, 89/29) ‘‘ve cennetime dâhil ol!’(89/30) Hak Teâlâ bu şerefli sözlerle mekrûhları murâd eder. Zîrâ bu âlemde nefsin zor gördüğü ve hoşlanmadığı, diğer taraftan hoşlandığı şeyler vardır. Ve şehvetler kâfirin cennetidir. Halbuki onlar hakikatte ateştir. Onların zâhiri nimetler ve lezzetlerdir. Fakat bâtınları cehennemdir. Ve Resûlullah (sav) Efendimiz ‘Cennet mekruhlar ile örtülmüş ve ateş (cehennem) şehvetler ile kaplanmıştır.’ buyurmasıyla bu açıklanan hakikate işâret etmiştir.” (s. 126)

“Hakk’ın kudreti Hakk’ın iradesine, Hakk’ın iradesi de Hakk’ın ilmine, Hakk’ın ilmi de Hakk’ın malûmâtına tâbidir. O halde bir sâbit hakikat ne nitelikle Hakk’ın malûmu olmuşsa, onun şehadet mertebesinde de, o sûretle zuhuru için Hakk’ın iradesinin ilişiğine ‘ilâhî emir’ derler. Bu, ilâhî kazâdır; ya önlenemez veya askıda olur. Önlenemez kazanın değişmesi mümkün değildir. Fakat askıdaki kazanın değişmesi câizdir. Şu halde ilâhî kazâ önlenemez olsa da askıda olsa da, mâdem ki eseri şehâdet âleminde kul üzerinde görünür olmuştur, işte bu zuhura bakıp deriz ki, bu kulun sâbit hakikati ilâhî ilimde bu nitelik ile sâbit olmuş ve ilâhî irâde de bu vasıf üzerine ilişkin olmuştur. Bir misâl: insanî unsurî varlığın hayatının devamı rızka muhtaç olduğu ve rızık dünya türü olduğundan insan dünyayı elde etmeğe meyl eder. İşte biz yukarıda bu meylin meşruiyet dairesini ve onun dışında kalan hâllerden yüz çevirmeyi ve dünya talebinde özü izah etmiştik. Şimdi de bu rızık talebi hakkındaki açıklamanın iyi anlaşılması için bir misâl getirelim. Hak Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’inde meâlen ”Ahirete iman etmeyen için kötü mesel (örnek) vardır. Ve Allah Teâlâ için mesel-i a’lâ (yüce örnek) vardır; ve O Azîz ve Hakîmdir. Yine O işlerini yerli yerine koyan Azîzdir.’ (s.167-168)”