admin Posts

Siyasette ve medyada değişen anlayışlar, yaklaşımlar, dünya görüşleri!

 

Bu ülkede şu günlerde veya dönemde kimi kişiler düşünceleri, inançları, dünya görüşleri bakımından artık eskisi gibi tanınır olmaktan çıktılar. Birliktelikler büyük ölçüde değişim geçirmekte. Gazeteler, siyasi partiler, onların takipçileri, bağlıları kısmen de olsa artık eskiden olduğu gibi tanınmıyorlar. Sözgelimi bu yeni dönemden önce de dindar yazarları olduğu bilinen fakat siyasî yaklaşımları farklı iki gazetenin yazarları arasındaki uzaklık iyice artmış durumda şimdilerde. Çok satan gazetelerde siyasî iktidara yakın duranlarla mesafeli hattâ uzak duranlar arasındaki farklar da büyümüş durumda. Dahası birbirlerine yakın görünür iken şu günlerde birden araları açılan, örnekse biri diğerine olumsuz bir anlamda vasiyette bulunan ama sonradan araları yine tatlıya bağlanan ünlü gazete yazarları da var.

Bunların olması çok önemli mi veya derin bir yaraya mı işaret eder? Ya da şöyle soralım: Beklenmez miydi böyle bir manzara?

Cevap: Çok önemli değil ve derin bir yaradan genel anlamda söz edilemez ; beklenirdi, bu denli olmasa da.

Toplumsal, kültürel ve siyasî durumumuz daha bir belirmiş oldu. Özellikle seviye olarak. Bunlar olacakmış, beklenirmiş de diyebiliriz.

Ders çıkarılırsa, ibret alınırsa daha iyi bir gelecek niye olmasın! Üstelik bu kargaşaya hiç bulaşmamış / bulaştırılamamış insanlar sanırım çoğunluktadır.

Aktüalite işgâl altında!

 

Aristo’ya göre ‘tamamiyle gerçek olma hâli’; felsefî anlamda ‘gerçek’, ‘doğru’, ‘gerçek durum’ karşılıkları olan ama günümüzde daha çok ‘şimdiki hâl ve şartlar’, ‘güncel siyasî, toplumsal, haber ve röportaj özelliği taşıyan, toplumun da en azından önemli bir kesimini ilgilendiren olayları çağrıştıran aktüalite, maalesef bir süredir ülkemizde gündemi neredeyse kuşatmış, kendisi de kuşatılmış, belli olaylar, gelişmelerle meşgul durumda. Kimi isimler sanki gündemin vazgeçilmezleri hâline gelmiş, o isimleri duymayan kalmamış gibi. Kötülemeler, karalamalar, itibarsızlaştırmalar, birbiriyle yakın / dost gibi görünenlerin aralarının açıldığının ortaya saçıldığı bir ortam gibi şimdilerde aktüalite.

Fikrî, ahlâkî, ilmî, entelektüel hiçbir özellik taşımayan, dolayısıyla toplumun en azından bir kesiminin ilgilenmediği sanılan bu güncel hâdiselere odaklı videolar, yazılar, konuşmalar, atışmalar, birbirini gözden ve gönülden çıkarmalar her gün göze çarpan olaylar.

Sanıyorum bu denli bir karmaşa çoktandır ilk kez vuku buluyor bu ülkede. Siyaset de, medya da arka planda neler olmuşsa ve bunlar ne derece gerçekse veya değilse, bu güncel konuşmalar ve yazılarla hangi ölçüde olduğu kestirilemeyen suçlamalar ve karalamalarla, bunlara tepkiler şeklinde bir aktüaliteye tanıklık ediliyor.

Ne zaman durulur, sâkinleşir ortalık, bilinmiyor. Aktüalitenin bu işgâl altı durumunun sona ermesi hâlinde neler olacak, ülkemiz bu olaylardan nasıl ve ne dersler çıkaracak; siyasetçiler, medya mensupları duruşlarını gözden geçirecekler mi, göreceğiz. Herhalde bir süredir olan-bitenlerden, bu toz-dumandan sonra daha bir merak ediliyordur kamuoyunca bu olaylar sonrasının manzarası.

Necip Fazıl Kısakürek merhumun şu mısralarıyla bitireyim yazımı:

“Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek / Siz hayat süren leşler, sizi kim diriltecek? / Kaf dağını assalar belki çeker de bir kıl / Bu ifritten sualin kılını çekmez akıl.”

Fütûhât-ı Mekkiyye c.12’den alıntılar

 

Müellifi Muhyiddin İbn Arabî olan, Ekrem Demirli‘nin dilimize çevirdiği bu eserin(Litera Yay. 2010) 12. cildinden bazı sözlerin alıntılanması bu yazıyı oluşturacak.

“Allah’ın bir çocuğu olduğuna inanan bir insanın ne kadar kalın perdelere sahip olduğuna bakınız! Bu kişi hakikatlere karşı ne kadar da kördür!” (s.15)

“Bütün yaratıkları kendisine ibadet etmiş ve ücretini ödemiştir. Bunun tek istisnası, insanların bir kısmıdır.” (s.19)

“Allah Teâlâ ‘Müminler birbirlerinin dostudur, zalimler de birbirlerinin dostudur’ (el-Casiye, 45/19) buyurur.” (s.30)

“Fikir gücünden hareket eden akıl kendisini bilmede yeterli olmadığı için, Allah Teâlâ kendisini tanıtmak üzere bir yol belirlemiştir. Bu yol, kullarına peygamber ve nebilerin dilleriyle kendisini tanıtmasıdır.” (s.42)

“Günahların en büyüğü, kalpleri öldüren günahtır. Kalpler Allah Teâlâ hakkındaki bilgiden yoksun kalınca ölür ki, bilgisizlik denilen hâl budur. Kalp, Allah’ın insanın bedeninden kendisine seçtiği evidir.” (s.49)

” ‘Mümin iseniz, Allah’a tevekkül edin.’ (el-Maide, 5/23) Burada tevekkülü kulun kalbinde iman bulunduğunun alâmeti yapmıştır.” (s.105)

Fusûsu’l Hikem Tercüme ve Şerhi c.2’den bazı düşündürücü sözler

 

“Şu halde ehl-i hicâbın (perdeliler ehlinin) nazarı farklı farklı olduğu için vucûdda (varlıkta) ‘hayret’ten başka bir şey yoktur.” (s.30)

“Vehim ise hayvânî varlıkta vicdânî niteliklerin en kuvvetlisidir.” (s.31)

“Sırf zât (ahadiyyet) mertebesinden sıfatlar ve isimler mertebesine inme ile ‘ilk taayyün (belirme) sonucu belirmiş oldukta ‘Allah’ toplayıcı ismiyle müsemmâ (isimlenen) olur. Ve bu mertebe bilcümle ilâhî isimler sûretlerinin ilâhî ilimde peydâ olarak birbirinden ayrıldığı mertebedir.” (s.36)

“Mutlak varlığın her mertebede bir hükmü vardır. Eğer bu mertebelerdeki hükümlere riâyet etmez isen zındıksın.” (s.49)

“Biz onlara âyetlerimizi ufuklar ve nefislerde gösteririz; tâ ki Hak onlara görünür ola.” (s.56; Fussılet, 41/53. âyet ma’nâ olarak)

“Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeme muhabbet ettim; yaratıkları (halkı) bilinmem için yarattım.” (aynı s., kudsî hadîs)

“İlâhî ve kevnî(kozmik) mertebelerin cümlesini kuşatmış olup ilâhî sûreti ve yaratıklarla ilgili sûreti toplamış olan kâmil insan, kendi nefsinde Kur’ân olan kimsedir.”(s.127)

Konuşma ve yazma bolluğu

 

İster istemez birilerinin dikkatlerini çekiyordur, benim dikkatimi çektiği gibi: Kimileri kendilerini olabildiğince konuşma ve yazma mevkiinde görüyor olmalı ki, konuşmazlar ve yazmazlarsa insanlar yanılacaklar, yanılgıya kurban gidecekler gibi bir izlenim veriyor yazıları, konuşmaları. Bu konuşmalar ve yazmalar daha çok siyasete ve yönetime ilişkin uyarılar anlamında. Ekserîsi de suçlayıcı, olumsuzlayıcı, güven duymamayı yansıtıcı.

Bilgili oldukları, o alanda âdeta eşsizmiş, her yazdıkları, söyledikleri gerçekmiş gibi bir konumda sanıyorlar ve gösteriyorlar kendilerini. Kanaatleri, düşünceleri ya da kendilerini öyle göstermeleri arasında fark olsa bile önemli değil. Sağlıklı ve esenlikli bir hâlde gözükmüyor duruşları.

Muhyiddin Ibn Arabî (m.1165-1240) “Tedbîrât-İlahiyye” adlı eserinde (Tercüme ve şerhi: Ahmed Avni Konuk, Yayına Hazırlayan: Prof. Dr. Mustafa Tahralı) insan hakkında şöyle demiştir: “İnsan, kalbinin ilişkin olduğu şeyin kuludur.” (s.36) Ve şöyle devam eder cümleleri: “Kalbinde nefs sevgisi olanlar nefsin kulu, mal sevgisi olanlar malın kuludur. Diğerlerini de buna kıyâs et!”

Cehennemin aşağı doğru inen basamakların (derekeler) cümlesini (yüz dereke) içine aldığı, cennetin de yukarı doğru yükselen yüz derece/kademe olduğu aynı eserde(s.367) belirtilir.

Dünya hayatında insanlar genellikle dine ya yüzeysel olarak inanır görünürler ya da daha büyük bir bölümü yine yüzeysel olarak inanmaz görünürler. İnsanların dine inanır görünenlerinin ekserisi de dâhil, bir vakıa olarak, kendilerince gerçek olduğuna inandıkları, yaşadıkları dünya hayatıdır.

Bütün bu dönen dolapları ve yükseltilen sesleri/sözleri bu çerçevede mütalaa ederek, doğruluktan-dürüstlükten veya haktan-hakikatten yana olmak ile hakka- hakikate karşı olmak cepheleşmesi anlamında düşünmüyorum. Tarafları belirgin olmayan, kimlerin doğrudan yana yazdığı-konuştuğu, kimlerin bu ülkenin ve milletin aleyhine böylesi bir ortamı fırsat bildiği ve gereğince davrandığı karanlık bir dönemden geçilmekte.

Bu dönemin uzun sürmemesi; dürüstlüğün, şeffaflığın, içtenliğin savunulmasının ve belirgin olarak gözlenir ve egemen olur duruma gelmesinin, kimsenin haksız yere suçlanmamasının, kötülerin ise açıkça belirmesinin gerçekleşeceği bir dönem özlemi ve beklentisiyle.