“Ya kural koyanlardan birisiniz veya kurala uyanlardan.”

 

İsmet Özel‘in istiklal Marşı Derneği internet portalı İsmet Özel Köşesi’nde çıkan MİLLETLERİN MİLLETLERE ETTİĞİ başlıklı ve 22 Mayıs 2024 tarihli yazısının (istiklalmarsidernegi.org.tr/ IsmetOzel? Id=2 …) birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

“Hiçbir çağ başka bir çağın kopyası olmadığı halde hem içinde bulunduğumuz çağdan hep şikayet ettik ve hem de bir zaman önce daha iyi yaşanıldığına inanmak hoşumuza gitti. İnsanlığımızın garipsenecek bir tarafı bu. (…) Uzay çalışmaları aklımızı allak bullak etti. (…) Mikro-biyologideki buluşlar gündelik hayatımızı an be an delik deşik ediyor. Siz üniversiteye giriş sınavını yapay zekâya tevdi etseniz bile yapılan her şeyin insan elinden geçmesine engel olamayacaksınız. Şeytan uyumuyor.

KAADI İYAZ’ın ŞİFÂ-İ ŞERÎF’inden (Mütercimler: Naim Erdoğan- Hüseyin S. Erdoğan; Tedkik ve Takdim: A. Fikrî Yavuz, Bedir Yayınevi) alıntılar

 

Kim bir ilimden sual olunup da onu gizlerse, Kıyamet gününde Allah onu ateşten bir dizginle vurur!(dipnot: Hadîs-i şerîf’i Resûlullah (s.a.v) den Ebû Hüreyre (r.a.) rivâyet etmiştir. Şifa müellifi Kaadı İyaz rahimehullah kitabına kendi üstadlarının rivâyet senedi ile tahric ettikleri (çıkardıkları) metni almıştır. Bu metin İbni Abdü’l-Ber Nemerî’nin Kitabu Beyani’l-İlmi ve Ehlihi adlı eserindendir.) hadîsi naklettiği için garaz ve maksada tam cevab teşkil edecek, farz olan bu vecibeyi yerine getirecek olan nüktelere koştum, alelacele bunları elde ettim. Çünkü kişi, mübtelâ olduğu dünya mihnetinin (zahmetinin) anahtarları boynuna takılmış bir durumda bulunduğundan o (anahtarlar) onu hem bedenen hem aklen meşgul eder ve onu farz ve nafile (gibi ibadetlerden) eder. Bu yetmiyormuş gibi onu bir de ahsen-i takvîm (en güzel kıvam) mertebesinden esfel-i safilîn’e fırlatıp atar. Şurası da bir gerçektir ki, Allah bir insan için hayır murad etti mi, onun işini ve bütün gayesini yarın övülünecek, aslâ kınanmayacak hususlara yöneltir. Zira orada ya kişiyi sevinçlere garkeden cennet vardır, veyahut da ateşine dayanılmaz cehennem vardır. Şu halde o, kendi özü için çalışmalı, ruhunu (perişanlıktan) kurtarmalıdır. Salih amelini artırmalı, başkasına yarar sağlayacak ‘bu meyanda’ kendisi de faydalanacak olduğu bir ilmin ardına düşmelidir.

Allah, kalblerimizi (dünya mihnetlerinden) paramparça olmasından korusun ve günahlarımızı da bağışlasın. Bütün yeteneklerimizi, eldeki imkânlarımızı, bizi kendine yaklaştıracak, lûtuf ve rahmet ihsanı ile doyuracak hususlara münhasır(özgü) kılsın. (Âmin).”

“Taşralı’nın sonundaki birkaç yazı”

 

Merhûm Nurettin Topçu‘nun (1909-1975) “Taşralı’‘ adlı hikâye kitabındaki son dört hikâyesi (ki ölümünden aşağı yukarı yirmi yıl önce kaleme alınmışlardır –Muzaffer Civelek-) Yıldırımın Huzurunda, Mahşer, Büyük Mahkeme, Ebedî Hayat başlıklarını taşımaktadır. Merhum, ölümünden birkaç gün önce yanında bulunanlara hangi eserlerinin en çok beğenildiğini sorunca verilen cevaplardan başı ile yaptığı işaretle tatmin olmadığını belirtmiş; cevabı, “Taşralının sonundaki birkaç yazı” diyerek bizzat kendisi vermişti. (Dergâh’ta bunlardan Yıldırımın Huzurunda hakkında bir deneme tarafımızdan yapılmıştı).

Nurettin Topçu’nun birinci tekil şahıs ağzından yazdığı bu hikâyelere atfettiği değeri bugün bunları bir kere daha okumak suretiyle iç dünyasında yaptığı yolculuğa eşlik ederek anlamlandırabiliriz. Böylece onun bizi çıkardığı bir yükseklikten veya bizi indirdiği bir derinlikten hayatına ve eserine uygun bir açıdan bakmak imkânını elde etmiş oluruz.

Mahşer, Büyük Mahkeme ve Ebedî Hayat üçlüsü, adlarından da anlaşılacağı üzere bizi bir yolculuğa davet ediyor, ölüm ötesine götürüyor. Bunlar yaz gölgelerinde, suların akışında, dağların duruşunda, yükselen ufukların enginliğinde, tabiatın ince nakışlarında, ahlâkî eylemden sonra kalbe dolan sevinçlerde cennetin lezzetlerini tadan; ancak yaşadığımız nâkıs dünyadan atlayarak, ateşten ve merhametten de geçtikten sonra suyun denize kavuşması gibi Rabbinin huzuruna ereceği tam ve mükemmel bir dünyanın hasretini çeken bir muzdaribin satırlarıdır.

“…. ben öldüğüm zaman siz yatağımın etrafında toplanmıştınız… Hakikatte beni ilk defa seviyordunuz. Ne servetim, ne kuvvetim ne de aranızdaki silik hayâlim için, hattâ içinizden bazınızın benimsediği fikirlerim için de değil, yalnız benim için sevdiğiniz o sahne, herkesin ömründe ancak bir defa yaşadığı bir sahne idi… Siz benim nereye gittiğimi bilmediğiniz için ağlıyordunuz. Bense dünyada böyle bir ölüm için yaşamıştım.” (Ebedî Hayat)

FÎHİ MÂ FÎH’den alıntılar

 

Mevlânâ Celâleddîn Rûmî’nin bu eserini merhûm Ahmed Avni Konuk (1868-1938) tercüme etmiş, yine merhûm Dr. Selçuk Eraydın (1937-1995) yayına hazırlamıştır. İZ Yayıncılık’tan 8. Baskısı 2009’da çıkmıştır. Bu kitaptan yapacağım bazı alıntılamalar bu yazıyı oluşturacak.

“Ham ervâh (ruhlar) olanlar, pişkin ve yetişkin zevâtın hâlinden anlamazlar.” (s.2)

“Ma’lûm olduğu üzere ehlullah cevâmiu’l-kelimdir. (birçok manâyı kendinde toplayandır)” (s.3)

“Allah Teâlâ mü’minlerden nefislerini cihâda ve mallarını sadaka ve infâka sarfedenlere bi’l-mukabele cennet i’tâsıyla (vermesiyle) müşteri oldu.” (s. 18)

“O’nun vechinden başka herşey helâk olucudur.” (Kasas, 28/88) (s.16)

“Şu halde Hak nûrundan yanmağa sabretmeyen ve ictihâd göstermeyen (gücü yettiğince çalışmayan) adam, adam değildir.” (s. 36)

“Kim ki zâlime muîn olur ise, Allah Teâlâ o zâlimi onun üzerine musallat kılar.” (s. 12)

“Biz emâneti gökler ve arza ve dağlara arz ettik. Onlar o emâneti yerine getiremiyecekleri korkusuyla onu yüklenmekten ibâ edip (çekinip), ref’ini (hükmünün kaldırılmasını) rica ettiler. Onu insan yüklenmekle zalûm (çok zâlim) ve cehûl (çok câhil) oldu.”(Ahzâb 33/72) (s. 17)

“Sen kıymetce iki cihânın verâsındasın (ötesindesin); ne yapayım kendi kadrini bilmiyorsun.” (s. 18)

‘Susan talihsizdir’ bahsi

 

Muhyiddin İbn Arabî’nin iki en ünlü eserinden biri olan FÜTÛHÂT-I MEKKİYYE’nin Ekrem Demirli çevirisiyle 18 cild olarak yayınlanmış (LİTERA YAYINCILIK İSTANBUL-2012) bu eserin 18. Cild’inden yapacağım bazı alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

“Şöyle demiştir: Susmak acizlikten meydana gelir; her kim aciz kalırsa, hakikati üzere bulunmuş demektir. Kim kendi hakikati üzerinde bulunursa, var olanı bilir. Onun idrâk mahallinin değeri bilgiye bağlıdır, çünkü ancak bilgiyle tasarrufta bulunur. Bilginin yönlendirdiği kimse asla benzemiş olduğu için mutludur ki, bu da ahlâklanmak demektir. Şöyle demiştir: Allah Hz.İbrahim’in diliyle Nemrut’a Güneşi batıdan getir demiş, kâfirin dili tutulmuştur (el-Bakara 2/258) diye söyletmiştir. Kastedilen birinci meselededir. Dili tutulduktan sonra ise kâfir değildir, çünkü hakikati öğrenmiştir. Allah kâfir bir kavme hidâyet etmez.’ (el-Bakara 2/264) Yani kendilerini perdelemiş ve örtmüşken gerçeği açıklamaz; gerçeği açıklamakla bilgisizlik perdeleri ve örtüleri kalkar. Örtüler kalktığında, gerçek kendinde bulunduğu hal üzere tezahür eder. Böylece bilgiyi vermiş, tecellisinden önce gerçeğin gizli kaldığı kişi susmuş, telaffuz etmese bile, içinde bir iman meydana gelmiştir ki böyle olması kaçınılmazdır. Onu nasıl telaffuz edebilir ki? Kuşkusuz ki hisle idrak ettiği bir şeyden bu kez habersiz hale gelmiştir.

Bunlardan birisi de Nur evi mamur kalp demektir bahsidir: Şöyle demiştir: Muttaki, veralı ve temiz bir müminin kalbini sadece Allah doldurabilir. Allah nurdur, çünkü O Göklerin ve yerin nurudur. (En-nur 24/35) Kalb kandile benzetilmiştir. Lamba bulunan bir kandillik gibidir. (En Nur 24/35) Kastedilen Allah’ı bilmenin nurudur. Onun dışındaki sözler de kendisiyle teşbihin gerçekleştiği nurun kemalini izhar eden sözlerdir, yoksa teşbihin kendisi değillerdir. Hakikati karıştırma, Hakk’ın ayette açıklamış olduğu şekilde doğru yola yönel! Arif, tilâvet ederken lamba (misbah) kelimesi üzerinde durarak şöyle der: Lamba zücace içindedir (En-nur 24/35) ‘Arif, lamba hakkında konuşur, yoksa kalbinin sığdırdığı ve kandile benzetilen Hak’tan ibaret olan ilahi nur hakkında konuşmaz. Mişkat ise menfez ve küçük pencere demektir.’