“Nebiler neyi bilirler?”

 

2 aylık düşünce dergisi Teklif ‘te (sayı 9/ Mayıs 2023) çıkan Ahmet Ayhan Çitil‘in, bu yazının da başlığı olarak alıntıladığım başlık altındaki yazısından yapacağım bazı alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

“İnsan, hem bedenli hem de çok farklı zîhnî melekelere sahip bir varlık olarak kendisini doğumundan itibaren bir sahneler çoklusu içerisinde bulur. O sahneleri tanır, o sahnelerde kendini tanır. Kaynak teşkil eden sahne hep orada olsa da onu unutma eğilimine girebilir. Bilmek, insanın bu sahneleri, sahnelerdeki var olanları ve onlarla irtibatı içerisinde kendisini tanıması, aşinalık kazanmasıdır.

Nebi, bize, sahnenin tümünü dikkate alarak, bulunduğumuz konumda neyi gözetmemiz ve söz konusu konumu olumlu yönde aşabilmek için hangi yolu tutmamız gerektiğini anlatandır. Tarihin bu döneminde Nebi’nin her dem taze sünneti, burada sunmaya çalıştığımız çerçeve dahilinde yeniden anlamlandırılmalıdır.

Nebi, dışsallığı bakımından da içselliği bakımından da gidilebilecek olana gitmiş, varılabilecek olana varmış olandır. O’nun bilgisi, gidilebilecek yere kadar gidip gidilemeyene temas etmiştir.

Nebi, sonsuz çeşitlilikle var olan sahnelerde, pek çok boyutta farklı konumlar işgal eden tüm insanlarla, onlar bilme kaygısı güttükleri oranda bağ içerisindedir.

Nebi, bize, sahnenin tümünü dikkate alarak, bulunduğumuz konumda neyi gözetmemiz ve söz konusu konumu olumlu yönde aşabilmek için hangi yolu tutmamız gerektiğini anlatandır. Tarihin bu döneminde Nebi’nin her dem taze sünneti, burada sunmaya çalıştığımız çerçeve dahilinde yeniden anlamlandırılmalıdır.”

“İlahiyat: Yeni İdrâk Haritaları”

 

2 aylık düşünce dergisi Teklif‘te (Sayı 10 / Temmuz 2023) çıkan, Necdet Subaşı‘nın yazısının başlığını bu yazının da başlığı olarak alıntıladım.

Çocuk yaşlarımda ülkemizde sadece Ankara’da bir fakülte olarak bulunduğunu ve bir amcamın da orada yüksek tahsilini yaptığını bildiğim, ilk okulu bitirdiğimde bir öğrenim yılı yatılı olarak okuduğum Adana İmam Hatip Okulu’nda da amcam gibi o fakültede yüksek tahsillerini yapmış, okulun müdürü ve öğretmenlerini tanımıştım.

Sonradan Yüksek İslam Enstitüleri kuruldu; daha sonra da İlahiyat Fakülteleri az da olsa var oldu.

Necdet Subaşı’nın Teklif dergisinde çıkan bu yazısı, o fakültelerin ismi olarak çağrışım yapsa da, daha çok düşünsel bir ameliye olarak değerlendirilmesi gereken bir konuya, ilahiyat alanına dair. Bu yazıyı birkaç yerinden yapacağım alıntılamalarla ilgi duyanlara tanıtmağa çalışacağım.

Yazarın daha ilk iki cümlesi düşündürücü: “İlahiyat alanını, modern Türkiye’nin laik-seküler beklentilerinden bağımsız olarak ele almak her geçen gün daha da zorlaşmaktadır. Oysa ki ilahiyat, genelde Tanrı üzerine detaylandırılmış; problematik eksenli ve nihayetinde onun yeri makûlleştirme çabası içinde ilerleyen düşünsel bir ameliye olarak değerlendirilmelidir. Bu çerçevede ilahiyat, başından beri felsefenin temellendirmeğe çalıştığı metodoloji, arayış ve bilgi içinde kadîm bir disiplin statüsüyle bugünlere kadar gelmeyi başarmış özgün bir tefekkür geleneği olarak tanımlanabilir. İlahiyatın çoğunlukla teolojiyle özdeşleştirilerek okunabilecek geleneksel yapısı, Tanrı’yı evren içinde kozmik (kevnî/ uzaya ait) ve metafizik bağlamlarıyla birlikte müzakere etmektedir. Bu yönüyle vahiy, Tanrısal bir beyanı ifade ederken; ilahiyat ya da teoloji ise insanî bir çabayı yansıtmaktadır.”

“İdea çevresinde dönüyoruz. İtikadın çevresinde dönülecek bir şey olduğu fikrinde karar kılmadık.”

 

İsmet Özel‘in İstiklâl Marşı Derneği internet portalı İsmet Özel Köşesi’nde ALIN TERİ GÖZ NURU üst-başlığı altında BİLİM ÇÖLÜNÜN SERAPLARI başlığıyla çıkan 9 Cemaziyelevvel 1445 (22 Kasım 2023) tarihli yazısının (http://www.istiklalmarsidernegi.org.tr/ İsmetOzel?Id=201&/Katld=7) birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar (bunlardan ilki o yazının IV. paragrafının sonundan ard arda iki cümle alıntı olarak bu yazının başlığını teşkil etmekte) oluşturacak bu yazıyı.

“Alfred North Whitehead’in “Bütün Batı Felsefesi Platon‘a düşülmüş notlardan ibarettir” ibaresi sözü edilen Batı dünyasında bir zamanlar çok yankı uyandırdı. Söylenen sözde bir doğruluk payı olması bu yankıya yol açtı diyebilir miyiz? Bir bakıma, evet. Batı’da Batı’yı temsilen ortaya çıkmış her devlet şu düsturu takip etmiştir: Önce hâkimiyet, sonra mazeret. Yani önce bazı savaşçılar toplumun işleyişini sağlayan gücü ele geçirir ve sonra gücü niçin elde tuttuğuna dair bir mazeret uydurur. Güç gücün varlığından rahatsızlık duyanları tatmin etmediği için başkaları tarafından ele geçirilmeğe çalışılır. (…)”

“Birliktelik, bir asabiye veya dayanışma ruhuna muhtaçtır.” (İbn Haldun)

 

Yazıya başlamadan önce, İbn Haldun’un bu sözündeki asabiye kelimesinin anlamının vatan, din ve milliyetini aşırı derecede kayırma gayreti ile ilgili demek olduğunu belirtirim.

2 aylık düşünce dergisi olan Teklif‘te (Ketebe Yayınları, Sayı 12, Kasım 2023) çıkan “Temeddün ve Hâkimiyet” başlıklı Prof. Dr. Ömer Türker‘in yazısının birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı. (temeddün: medenileşme/uygarlaşma)

“Klasik dünyanın siyaset düşünürleri toplumsal bir varlık olarak insan hakkındaki tahlillere, insanın tabiatı gereği medenî olduğunu ilke kabul ederek başlar. Yazılı kaynakları Antik Yunan’a kadar uzanan bu ilkedeki medenî kelimesi, insan fertlerinin varlıklarını idame ettirmek için mutlaka bir işbirliğine ihtiyaç duyduğunu ifade eder. Buna göre insanlar ancak hemcinsleriyle yeterli hale gelebildiğinden, zorunlu ihtiyaçların karşılanması için farklı maharet ve meslek gruplarının dayanışması gerekir. İbn Sînâ’nın ifadesiyle: “Böylece birisi, diğeri için buğday üretir; öteki, beriki için ekmek yapar; birisi diğeri için diker; öteki beriki için iğne üretir. Böylece biraraya geldiklerinde işleri yeterli hale gelir.”(1) (İbn Sînâ, Kitâbu’ş-Şifâ Metafizik,çev.Ekrem Demirli-Ömer Türker, İstanbul: LiteraYayıncılık, 2017, s.411) Bu durum ister göçebe veya bedevî ister meskûn hayat formunda olsun sade veya ayrıntılı bir toplumsal hayatın inşâ edilmesini sağlar. Küçük veya büyük ölçekli toplumsal hayatın inşâsı, bekleneceği üzere en geniş anlamıyla karşılıklı ilişkilerin düzenlendiği kuralları gerektirir. (…)

“Vahdet-i Vücûdun Özcülüğü: Âyân-ı Sâbite

 

Prof. Dr. Ömer Türker‘in Evrim Risalesi isimli, İslam Düşünce Geleneğinden Hareketle Bir Değerlendirme içerikli kitabının, bu yazının başlığı olarak alıntıladığım bölümünden (s.111-115) yapacağım bazı alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

“İslam düşünce tarihinde özcülük bağlamında ele alınması gereken teorilerden biri, hiç kuşkusuz, İbnü’l-Arabî’nin ayân-ı sabite görüşüdür. ‘A’yân’ kelimesi, Arapçada ayn kelimesinin çoğuludur. Kelamcılar ve filozoflar ayn kelimesini genellikle dışta var olan nesne için kullanır ve onların terminolojisinde ‘aynî varlık’ ifadesi, dış varlık anlamına gelir. Fakat İbnü’l-Arabî bu kelimeyi şeyin hakikati anlamında kullanır. ”A’yân” kelimesinin sıfatı olan “sâbite” kelimesi ise hem bulunuş hem de süreklilik anlamına gelir. İbnü’l-Arabî de nesnelerin hakikatlerinin sürekli bulunuşu anlamında kullanır. Buna göre a’yân-ı sâbite, nesnelerin Allah’ın ilminde ezelden ebede bulunan hakikatleridir. Bu hakikatlerin birkaç özelliği vardır.

Birincisi: Hakikat, İbnü’l-Arabî’nin kendi tabiriyle, “varlık kokusunu koklamamıştır.” Yani ilahi ilimdeki bulunuşları, dışta var olmalarını önceler. Bu demektir ki, herhangi bir nesnenin varlığını önceleyen sabit bir hakikati vardır. İbnü’l-Arabî, şeylerin var olmayı önceleyen bir seviyede hakikatlerinin bulunduğunu ve bu bulunuşun bir tür ilmî nispet (bilgisel suret) olduğunu kasteder.

İkincisi: İlahi ilimdeki hakikatler ezelîdirler, dolayısıyla da ilâhi iradenin dahi tesirine açık değildirler. İlerleyen yuzyıllarda İmâm-ı Rabbanî, İbnü’l-Arabî’ye yöneltilen eleştirilerinde sâbit hakikatlerin ilahî iradeye dayatılmasını bir türlü kabullenemediğini söyleyecektir. Fakat İbnü’l-Arabî, ilahî iradeyi yönlendiren bir ilke olarak ilahi ilimde sûretler bulunduğunu iddia eder.

Üçüncüsü: İlahi ilimdeki suretler etkindirler. İbnü’l-Arabî metafiziği Varlık’ın Tanrı olduğu üzerine kurulur. (…) Diğer bir deyişle, varlık (vücûd) vardır ve bütün mevcutlar ona nispetle varlık yüklemine konu olurlar. (…) Varlık’ın zuhurunu yöneten ilke ise a’yân-ı sâbitedir (sâbit hakikatler). (…)

Dördüncüsü: Sabit hakikatlerin, Varlık’ın zuhur mertebelerine bağlı olarak genelden özele veya tümelden tikele doğru ilerleyen bir yapısı vardır. (…)

Beşincisi: Yukarıda anlatılanların zorunlu bir sonucu olarak âlemde meydana gelen her şey, sâbit hakikatlerin dış dünyada tahakkuk etmiş halinden ibarettir. Âlemin ilahi isimlerin zuhuru olması, sâbit hakikatlerin mevcut hale gelmesi demektir. (…) Ben daha ziyade “Varlık olmak bakımından Varlık Hak’tır.” cümlesinin merkezî ilke olduğunu hatta bu ilkenin sâbit hakikatleri Eflatun’un idelerinden, Mutezile’nin mâdum (mevcut olmayan) şeylerinden ve İbn Sînâ’nın mahiyetlerinden ayrıştırdığını düşünmenin daha isabetli olduğu kanaatini belirtmiştir. Çünkü vahdet-i vücûdu İslam’ metafizik düşüncenin merkezine yerleştiren ve dinî düşünceyi etkileyecek bir sisteme dönüştüren şey “Varlık olmak bakımından Varlık Hak’tır,” önermesinin sâbit hakikatler’in ilahî isimler olduğunu söylemeğe imkân vermesidir. Şu halde, İbnu’l-Arabî’ye göre âlemde meydana gelen bütün oluşları yöneten ilke, oluşu önceleyecek şekilde kendinde belirli olan a’yân-ı sâbitedir. Bu ezelî hakikatler, Varlık’ın belirsiz akışını belirli hale getirir ve süregiden dinamizmine biçim kazandırır. Bu açıdan bakıldığında vahdet-i vücûd evrim kuramının “Nesneleri önceleyen bir bilgi kabul edilemez.” ilkesiyle çok katı şekilde çelişen bir özcülüğü içerir. Fakat bu çelişki, oluşu veya oluşumu önceleyen bilginin olmadığı görüşünü evrim teorisinin zorunlu bir parçası olarak kabul ettiğimiz sürece böyledir. Gerçekte oluşu önceleyen bilgi olmadığı görüşü biyolojik bir teorinin aslî parçası olarak görünmez ya da en azından farklı yorumlara açıktır.”