Abdülkerîm el-Cîlî’nin “İnsân-ı Kâmil”olarak Türkçeye çevrilmiş eserinden(Tercüme: Abdülaziz Mecdi Tolun, Yayına Hazırlayanlar: merhûm Selçuk Eraydın , Ekrem Demirli, Abdullah Kartal; İz Yayıncılık 4.Baskı 2015) alıntılar olarak düşündürücü sözler

 

“Her insanın bi’l-kuvve (potansiyel olarak) sahip olduğu Allah’ı tanıma imkânı, sadece Kâmil İnsan için bi’l-fiil mümkündür. Bu itibarla Kâmil İnsan, Allah’ın bütün isim ve sıfatlarını bi’l-fiil kendisinde tahakkuk ettiren varlıktan ibarettir. Bu da sadece Hz. Peygamber’e has bir imtiyazdır. Kendisinden önce veya sonra yaşamış bir nebî veya velîye bu ismin verilmesi niyabet (vekillik) yoluyladır.” (s.17)

“İdrâkten aczi idrâk bir nevi idrâktir.” Hz.Ebû Bekir’e ait bu sözle benzer anlamda olan “İdrâke ulaşmaktan acz, idrâktir.” sözü de yine rivâyet olarak Hz. Ebû Bekir’e aittir. “Mahlûkâtın gözleri onu idrâk edemez” ma’nâsında olan En’âm, 6/103 buyrulması da vâriddir. Ama ezelî gizli göz ki, kul onunla görür, o göz mahlûk değildir; çünkü o göz bir hadisin hakikatidir.” (s.46)

“Fâtiha Sûresi Tefsiri”nin (müellif:Sadreddin Konevî, çeviren: Ekrem Demirli, İz Yayıncılık 4. Baskı 2009) başlarından alıntılar

 

Orijinal adı İ’câzü’l-beyân fî te’vîli ümmi’l-Kur’ân olan eserin Ekrem Demirli çevirisiyle başlıktaki adıyla yayınlanmış kitabın Önsöz ve Genel Giriş bolumlerinden yapacağım bazı alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

“Abdurrahman (Molla) Câmi, bu eserin müellifi hakkında şöyle demektedir: ‘Şeyh Sadreddin, Hz. Şeyh’in (M.İbnu”l-Arabî) sohbet ve hizmetinde terbiye gördü. Vahdet-i Vücûda dair görüş ve sözlerini akla ve şer’a uygun gelecek tarzda, Şeyh’in maksadını iyice anlamış olarak güzelce yorumlamıştır. Onun bu konudaki araştırmalarını ve yorumlarını görmeksizin meseleyi gereği gibi anlamak mümkün değildir.” (Nefehatü’l-üns, s.769; Haz. Prof. Süleyman Uludağ-Prof. Mustafa Kara) (s.10)

“(…) Câmi’nin bu ifadeleri, Konevî’nin tasavvuf tarihindeki yeri hakkında bir fikir vermektedir. Buna göre, Konevî İbnü’l-Arabî’nin terbiye ve eğitiminde yetişmiştir. (…) Bununla birlikte Konevî’yi sadece bir İbnü’l-Arabî şârihi ve tâkipçisi gibi görmek gerçekle bağdaşmaz. (…) Bir ifadesine göre Konevî, kendisini İbnü’l-Arabî’nin gerçek vârisi olarak görmektedir. (…) (s.10-11) Konevî tasavvufî bilgilerin ve keşiflerin akıl ve nazar gücüyle elde edilmediğini kabul etse bile, bu bilgilerin pek çok yönde ‘makul’ ve ‘anlaşılır’ olduklarını itiraf eder. (…) (s.12) Konevî’nin başlıca eserleri: 1. Miftâhü’l-gayb: Sadreddin Konevî’nin en önemli eseridir. Bu eserde Konevî, konusunu ‘Tanrı’nın âlemle ve âlemin Tanrı ile irtibat ve ilişkisi’ diye belirlediği ilm-i ilâhî‘nin bir ilim olarak inşâsını ele alır. (…) Bu ilimde, doğruyu yanlıştan ayırt etmemizi sağlayan ve bir anlamda felsefede mantığın veya dil bilimlerinde Nahiv ilminin gördüğü vazifeyi gören miyar (ölçüt) mesabesindeki kaideler vardır. (…) Konevî, bu kaideleri en kapsamlı olarak bu eserinde zikreder ve ardından da bu kaidelere göre ilm-i ilâhînin temel meselelerini -sürekli kaidelere atıf yaparak- ortaya koyar. Diğer eserleri: en-nefehâtü’l-ilâhiyye, el -Fukûk fi-kelimât-ı müstenidât-i Fusûsi’l-hikem, el-Mürâselât, en-Nusûs fi-tahkîk-i tavri’l-mahsûs, Kırk Hadis Şerhi, Şerhu Esmâillâhi’l-Hüsnâ, Tebsiratü’l-mübtedî ve tezkiretü’l-müntehî, Fatiha Tefsiri: İ’cazü’l-beyan fi-te’vili Ümmi’l-Kur’an. (s.12-14)

Fâtiha Tefsiri S.Konevî’nin en hacimli eseridir. Bu yönüyle eser, Konevî’nin bütün eserlerinde ele almış olduğu belli başlı bütün konulara dair fikirlerini içermektedir.(s.14) (…) Şöyle demektedir: ‘Fikrî şekillerde ve cedelci takrirlerde herhangi bir fayda ve çare bulunsaydı, nebîler, resûller ve Hakkın hüccetlerini ayakta/kâim tutan ve onların taşıyıcısı olan velîler, bu deliller ve yöntemlerden yüz çevirmezlerdi; bu veliler, nebîler ve resûllerin vârisleridir.’ Konevî burhan yöntemini hakikate ulaştıran temel yöntemlerden birisi sayarken, öte yandan da müşahede yöntemini burhan yönteminin karşısına koymuştur.

Eserin ikinci kısmı ise Fatiha sûresinin yorumlanmasıyla ilgilidir. Bu bölüm de Besmele cümlesinin açıklandığı kısım ile ondan sonraki Fatiha sûresi, birinci kısmı(Hakka ait kısım), ikinci kısmı (kula ait kısım) ve üçüncü kısmı (hem Hakk’a hem kula ait kısım) olmak üzere üç kısımdan oluşmaktadır. Hadis şöyledir: ‘Ben namaz sûresi olan Fatiha sûresini benim ile kulum arasında taksim ettim. Yarısı bana aittir ve yarısı kuluma aittir. Kuluma diledikleri verilecektir.’ Buna göre, sürenin birinci kısmı ‘Hakka ait kısımdır.’ Bu kısımda Konevî başta hamd kavramı olmak üzere Tanrı ile ve O’nun mevcutlara varlık vermesi ve onları çeşitli varlık mertebelerine izhar etmesiyle ilgili konuları ele alır. (s.15)

Fâtiha sûresinin ikinci kısmı ise, ‘Ancak sana ibadet eder ve senden yardım dileriz.’ âyetidir. Bu kısımda Konevî ibadet ve Hak ile kulları arasındaki ilişkileri ele alır.

Son kısımda ise kulların Allah’tan talepleri ve duaları ele alınır. (…)

Konevî, Fatiha sûresini ilâhî ve kevnî bütün hakikatleri ve hakikatler arası ilişkileri özetleyen bir sûre olarak görür. (…) (s.16) Konevî iki sıfatın Tanrı’ya nispet edilmesini ele alır. İlim ve kelâm. Şöyle der: ‘İlmin Hakka nispet ve izâfe edilmesi, en eksiksiz, kâmil ve üstün tarzda olmalıdır. (…) Çünkü Hakkın ilmi, kendisinin de haber verdiği ve bildirdiği gibi, her şeyi kuşatmaktadır. Ardından şunu ekler: ‘Hakk’ın kelâmı da O’nun bir sıfatı veya ilminin bir nispetidir.’ Dolayısıyla kelâm da ilim gibi kuşatıcı olmalıdır. Konevî’ye göre bizzat Kur’an bu özelliğine dikkat çekmiştir. Şöyle der: ‘Kur’an bu sıfatın sûreti veya ilmî nispetidir, şu halde Kur’an da ihata edicidir. Nitekim Allah şu âyetle buna dikkat çekmiştir: ‘Kitapta hiç bir şeyi ihmâl etmedik.‘ Konevî, bu görüşünü meşhur bir hadis ile de teyid eder. Bu hadis, Kur’an‘ın ‘zahrının, batnının, haddinin ve matlaının olduğunu belirtir. (…) (s.17) “

Kerîm(cömert, verimcil)Kur’ân’dan ma’nâları ile (meâlen) beş âyet

 

“(Siz, münâfıklar!) Sizden öncekiler gibisiniz ki, onlar kuvvetçe sizden daha çetin, mal ve evlâtça sizden daha çok idiler. Onlar dünya hayâtından nasipleri kadar zevk sürmeye bakmışlardı. İşte sizden öncekiler, nasıl nasiplerince zevk sürdülerse, siz de öyle nasibinizle zevk sürmeye baktınız. Siz de onların daldığı gibi daldınız. Onlar öyle kimselerdir ki, dünyada da âhirette de yapıp ettikleri boşa gitmiştir. Ve işte bunlar hüsrâna uğrayanların ta kendileridir.” (Tevbe Sûresi, 69. âyet)

Rablerini inkâr edenlerin hâli şudur: Amelleri(işledikleri) fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu bir küle benzer. Kazandıklarından hiçbir şeyi ellerine geçiremezler. İşte Hak’dan uzak olan sapıklık budur.” (İbrâhim Sûresi, 18. âyet)

Bu dünya hayatı bir eğlence ve oyundan başka bir şey değildir. Âhiret yurdu ise, hakikî hayat odur. Ne ki, bilselerdi!..” (Ankebût Sûresi, 64. âyet)

Onları göreceksin ki, ateşe atılırken zilletten boyunlarını bükerek göz ucuyla bakarlar. İman etmiş olanlar da ‘Gerçekten hüsrâna uğrayanlar, kıyamet günü hem kendilerini, hem ailelerini hüsrâna düşürenlermiş!..’ diyecekledir. Dikkat edin! Zâlimler daimî bir azap içindedirler!” (Şûra Sûresi, 45. âyet)

Ve işte sana böyle emrimizden bir ruh (Kur’ân) vahy ettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmiyordun. Lâkin biz onu bir nur yaptık. Onunla kullarımızdan dilediklerimize hidâyet veriyoruz, ve muhakkak ki sen doğru bir yolu gösteriyorsun.” (Zühruf Sûresi, 52. âyet)




“Fusûsu’l-Hikem’in Sırları”nda ‘Muhammed Fassı’ndan(s.162-172) (Müellif : Sadreddin Konevî, Çeviren: Ekrem Demirli; 1.Basım: 2014, Kapı Yayınları 410, Sadreddin Konevî Kitaplığı 1) alıntılar

 
‘Küllî Hikmet’ Şeyhimiz (r.a.), bu hikmeti ‘küllî hikmet’ ve ‘ferdî hikmet’ diye isimlendirmiştir. Her iki ismin de bir sırrı vardır. Bunları, Muhammedî kemâlin sırrını, kaynağını, câmiliğini ve son oluşunu, peygamberlerin paylarının ve âyetlerinin onun mucize ve Hak’tan olan payına nispetinin sırrına dikkat çeken kaideyi öğrendiğinde anlarsın. (…) Her şey belirli bir açıdan ve özel bir itibar ile Hakk’ın bir mazharıdır (zuhur yeri -a.a.-); kendileri ile mümkünlerin var olduğu bu itibar ile ve bu açıdan Hakk’ın bir ismi taayyün eder. Bu ismin özelliği şudur ki, bu varlık Hakk’a ancak bu itibar ile ve bu açıdan istinat eder. Her varlığın Hak ile olan durumu böyledir. Şu var ki, Peygamber ve Ehlullah’ın büyükleri ile diğerleri arasında fark vardır. Çünkü peygamberler ve büyükler küllî isimlerin mazharıdır. (…) Hz.Peygamber (a.s.) kıyâmet hadisinde buna işaret etmiştir: ‘Bir peygamber gelir, yanında üç-beş kişi; bir peygamber gelir, onunla iki kişi; bir peygamber gelir, onunla bir tek kişi; bir peygamber gelir, onun yanında hiç kimse yoktur.’ (…) Ehlullâh’ın büyüklerinin ulaştığı son nokta, Hak ile irtibatlarının birinci taayyüne çıkmasıdır. (…) Bazıları onu ‘vücûb hükümleri’ diye isimlendirir; bunlar itibar ve haysiyetlerin neticeleridir. (…) Hz.Peygamberimizin ve onun kâmil vârislerinin ‘sıfat ve isimlerin kaynağıdır’ dediğim birinci taayyün ile ilişkisi diğer insanlardan farklıdır. (…) Onlar Hak’tan başka kimsenin bilmediği bir hal ile diğerlerinden ayrılırlar. Bu özel hali, insan-ı kâmil olması gerektiğini öğrendikleri kimsenin dışındakilere söylemezler; bu istidâda sahip kişiyi terbiye etmek için bu ve benzeri şeylere dikkatini çekerler. (…) Bu kimse bu bilgiyle Allah Teâlâ’nın ‘Biz peygamberleri birbirine üstün kıldık’ (Bakara, 253) âyetinin sırrını anlar. Buradaki üstünlük, çeşitli tarzlarda olsa bile, risâlet açısından değildir; nitekim Allah şöyle buyurmuştur: ‘Resûllerden hiçbirisini ayırt etmeyiz.'(Bakara,285) (…) Hz. Peygamber(a.s.) Efendimizin kelâma tahsis edilmesine, risâlet ve peygamberliğinin umûmiliğine, bütün yeryüzünün mescit ve toprağının da ona temiz kılınmasına dikkat ediniz! (…) Ehlullah’tan muhakkik olanlar sütün, suyun, balın ve şarabın (içilecek şey) vehbî ilimlerin mazharları olduğunda ittifak etmişlerdir. (…) Bu ilim, Allah’ın yaratmasındaki ilk sebebidir. Allah’ın kazası ve kaderi ilmine tâbidir; ilminin ma’lûmlara ilişkinliği, onların hakikatlerinin gerektirdiği hâle göredir. Yaratıklarla ilgili hükmün ve onlara ilişkinliğin kaynağı ve başlangıcı ilimdir ve su da ilmin mazharıdır/zuhur yeridir.(…) Bu da Nuh(a.s.)’ın mucizesinin sırrıdır. Kelâm sıfatı, ilmin sûretlerinden birisi, bir nisbeti ve ondan bir paydır. (…) Bu sûret, ‘Kün (Ol’dan ibarettir. Bununla Hakk’ın yaratıklarına tesirinin kapısı açılır ve varlıklar, ilim mertebesi’nden, farklı cins, tür ve şahıslarına,eserlerinin dünya ve âhirette devamlılıklarına göre zuhur etmişlerdir. Bundan dolayı Hz.Peygamber’in (a.s.) mucizesi ‘kelâm’ olmuştur. Hak, Kalem-i Âlâ’ya ‘ilmimi kıyamete kadar yaratıklarım üzerine yaz’ diye buyurduğu için, sadece Kelâmın hükmü, Allah’ın bu âlemde varlığını takdir ettiği malûmların hepsini kuşatmıştır. Hz.Peygamberin risâlet ve şeriatı genel olduğu için, bütün arz, Hz.Peygamber’e ve ümmetine mescid, arzın toprağı da temiz kılınmıştır. (…)” (s.162-167 arasından)

Sadreddin Konevî’nin “Fusûsu’l-Hikem’in Sırları”diye Ekrem Demirli tarafından çevrilen eserinin (Kapı Yayınları 410 Sadreddin Konevî Kitaplığı 1, 1.Basım 2014) Eyyûb Fassı’ndan(s.139-142) alıntılar

 

Bu fassın başlığının (orijinal eserde) Türkçe çevirisiyle şöyle olduğu belirtiliyor ve ardından açıklanıyor:

“Eyyûbiyye Kelimesindeki ‘Gaybiyye’ Hikmetinin Açıklanması: Bu Fassın konusu, gayb âlemidir. İbnü’l-Arabî, fassın başında şöyle demektedir: ‘Hayat sırrı suya sirâyet etmiştir. Böyle olunca su, unsurların ve rükünlerin aslıdır. Bunun için Allah diri olan her şeyi sudan yaratmıştır. Varlıktaki her şey, diri olarak mevcuttur. Çünkü her şey Allah’ı tesbih ve hamdiyle varlıkta bulunur. Fakat bu tesbih ve hamd sadece keşf ile idrak olunur. Dolayısıyla her şey diridir ve her şeyin aslı sudur(s.139) GAYBÎ HİKMET ve EYYÛB (a.s.) PEYGAMBER Bu hikmetin ‘gaybî hikmet’ olarak isimlendirilmesinde iki büyük sır vardır ki, Allah’ın izni ile bunlara dikkat çekeceğim. Bunlardan birisi şudur: Belâ ve sıkıntılar, sûretleri açısından bütün insanlara göre elem vericidir ve nefse de tabiatlarına da uygun değildir; bunlara sadece gaybî âlemler ile ilişkisi güçlü olan, ilâhî ve nebevî haberleri tasdik ettiği veya hissin ötesindeki âlemlere muttali olduğu için netice ve ürünlerinin faydasını gözeten kimse tahammül edebilir.(…). Bu isimlendirmedeki diğer sır şudur:İnsan, kesin veya müşahedeye dayanan bir iman ile belâlara sabretmenin memnun kalınacak neticeleri olduğuna hükmetse bile, giden şeyin aynısının geriye dönmesi şart değildir;benzeri dünyada kendisiyle beraber olduğu halde telef olan şeyin aynısı nasıl ona döner ki!? Her iki sırrı da Eyyûb (a.s.)’ın hâli içermektedir. Bu makamın kapısını sana açtım, ehlinden isen içeriye gir! Eğer girersen, bütün teklif sırlarını, bedenî ve nefsânî sıkıntılı ibadet sırlarını öğrenir, teşvik etmenin gereğini, sadece âhirette veya dünyada veya her ikisinde bu amellere verilecek karşılığın sırrını anlarsın. (…) (s.139-140) KÂMİL İNSANLARIN BELÂ VE SIKINTILARI Peygamberlere ve Ehlullah’ın büyüklerine ulaşan belâ ve sıkıntılar üç kısma ayrılır; bunların her birisinin belli bir sebebi, hükmü ve neticesi vardır.(…); böylece söz konusu velî ve nebîler, makamlarının zevklerinin kendisiyle tamamlanacağı şeyi kabule istidât kazanırlar. Onlar bu zevkleri elde etmişler fakat tam olarak tahakkuk etmemişlerdir.(…) sadece bu makam ile ilgili zevkini ifade etmiş olan kimse, bu durumda, o makama hâkim ve onu ihâta etmiş değildir. (…) Eğer ilâhî kader ve tevfık, bu makamın gerçekleşmesinde şart olan amelleri işlemeye yardım ederse, bu makam gerçekleşir; yardım etmez, ömür de işlenmesi bu makamın gerçekleşmesi için şart olan şeyleri ifâda yeterli olmaz ise Allah bu makam sahibine belâlar gönderir, bu belâlara razı olmak, sabretmek ve nefsi Allah’tan başkasına şikayet edip bunları kaldırması için başkasından yardım talebinden engellemek suretiyle bu kişiyi rızıklandırır. (…)” (s.140-141)