“Dünyanın dünyalığı saklıdır.”

 

İsmet Özel‘in İstiklâl Marşı Derneği internet portali İsmet Özel Köşesi’nde “ALIN TERİ GÖZ NURU” üst-başlığı altında çıkan “Kim Neyin Ve/Veya Kimin Önünde Duruyor?” başlıklı ve 20 Cemaziyelevvel 1443 (24 Aralık 2021) tarihli yazısından (http://www.istiklalmarsidernegi.org.tr/IsmetOzel?Id=102&KatId=7) yer yer yapacağım alıntılamalardan oluşacak bu yazı. İlk alıntı da başlığı teşkil ediyor.


“Dünyanın dünyalığı yani insanın yeryüzüne bırakılmışlığı veya bir batağa düşmüşlüğü bulunduğu yerin ‘yalan dünya’ oluşunda saklıdır. Cümleye dikkat: (bu yazının başlığını alıntı olarak teşkil eden cümle) (…) Bu dünyayı öbür dünya ispat ediyor. (…) Öbür dünya olmasaydı saklı oluş vakıasını ne ifşa, ne de teyit edebilirdik. (…)

(…) Doğru yolu bulmanın ancak Kur’an vasıtasıyla mümkün olduğuna inananlar dünya hayatıyla imtihan edildiğimize de iman eder. (…)
Ömrümüzün değeri kaç yıl yaşadığımızla değil ahlaklılık gücümüzden ölçülür. (…) Müslüman olanlar kendi yerlerinin büyük anlatının bir yerinde bulunduğunu kavramışlardır. (…) Ahiretin bilgi hazinemizde vazgeçilmez bir alanı işaret ettiğine akıl erdiremeyenler Allah’tan ümit etme bilgisine de yabancı kalır.

Fusûsu’l-Hikem Tercüme Ve Şerhi-I’ den (te’lif: M.İbnu’l-Arabî, Terc. ve Şerh: A.Avni Konuk, Yay. Haz.: Mustafa Tahralı, Selçuk Eraydın) alıntılamalar

 

” ‘Kader‘ ‘kazâ‘nın tafsîlidir. ‘Kazâ’ bir vakit ile kayıdlı olmadığı halde, ‘kader’ vakitlerden bir vakit her bir sâbit hakikatin özel sebepler altında tüm mertebelerde zuhûr edecek hâllerini takdîrden ibârettir. Şu halde kazâ sâbit hakikatlerin meydana getirilmemiş istidâdına ilişkin olduğu gibi, kader de her bir hakikatin mertebelerin tümünde zuhur edecek meydana getirilmiş istidâdına ilişkin olur. Bundan dolayı kader sırrı sâbit hakikatlerden her bir hakikatin varlıkta zât ve sıfat olarak fiilen ancak aslî kabiliyetinin ve zâtî istidâdının özelliği mikdârınca zuhûru hâdisesinden ibârettir.” (s.23)

“Ma’lûm olsun ki, ‘varlık’ insânî hakikat olan vâhidiyet mertebesinden rûh mertebesine indiği vakit üç marifet hâsıl oldu ki, birisi nefs ma’rifeti, yani kendi zâtını ve hakikatini bilmek; diğeri Mübdî (Yaratan) ma’rifeti, yani kendisinin mûcidini bilmek; üçüncüsü mûcidine karşı muhtaçlığını ve ihtiyacını bilmektir. Bu marifet gayriliği kapsar. Ve bu rûh Muhammedî (s.a.v.) rûhdur. Nitekim buyururlar: ‘Allah’ın ilk yarattığı kalem veya rûhdur.’ Ve bir rivayette: ‘Allah’ın ilk yarattığı akıl ve nefsdir’. Diğer rûhlar, onun rûh-ı şerîfinin cüz’iyyâtıdır (tikelleri). Onun için (S.a.v.) Efendimiz’e ‘rûhların babası’ da derler. Bu rûh ‘tüm aklın sûreti’ dir ki ‘hakikî âdem’dir. ‘Varlık’ tüm aklın sağ tarafı ve ‘imkân’ sol tarafıdır. Ve Havvâ tüm nefsin sûretidir ki, ilk aklın sol kaburga kemiğinden var edildi. Bu muhtelif belirmelerin görünürlüğü ve çeşit çeşit doğumların sûretleri tüm akıl ve tüm nefsin izdivâcından hâsıl oldu. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri buyurur: “Ey insanlar, sizi bir tek candan yaratan, ondan da yine onun zevcesini vücûda getiren ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar türeten ve yayan Rabbinizden çekinin. (…)” (Nisâ, 4/1) (s.31-32)

Ma’nâlarıyla Kur’ândan yedi âyet

 

“De ki: Sizin hakikaten kaçıp durduğunuz ölüm (yok mu!) o size elbette gelip çatıcıdır. Sonra (hepiniz) gizliyi de âşikârı da bilen (Allah’a) döndürüleceksiniz de O size neler yapardınız haber verecektir.” (El-Cum’a, 62/8)

Göklerde ve yerde kim (ve ne) varsa O’ndan ister; O her gün (an) bir şe’nde (işde) dir.” (Er-Rahman, 55/29)

O gün (mahşer günü) onlar sanki dikili bir şeye koşuyorlar gibi, kabirlerinden fırlaya fırlaya çıkarlar. ” (El-Meâric, 70/43)

Ey insan, O (lûtuf ve) keremi bol Rabbine karşı seni aldatan ne?” (El-İnfitâr, 82/6)

Biz, hakikat (şu ki) insanı en güzel bir biçimde yarattık.” (Et-Tîn, 95/4)

İşte kim zerre ağırlığınca bir hayır yapıyor(duy) sa onu (n sevâbını) görecek, kim de zerre ağırlığınca şer yapıyor(duy) sa onu (n cezasını) görecek. (Ez-Zilzâl, 99/7-8)

Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi-lV’den Muhammedî Kelimede mündemic(içkin) ‘Ferdî hikmet’ hakkındaki XXVll. Fass’tan alıntılamalar-3

 

Salihî Fass’da ayrıntılı açıklandığı üzere, tekvîn (var ediliş) ferdiyyet-i selâsiyye (üç ile ilgili teklik) üzerine dayanıyordu ki, o da Hak tarafından ‘zât’, ‘irâde’, ‘kavl’ (söz) ; ve ‘şey’ tarafından da ilâhî ilimde sâbit olan onun ‘şey’iyyet’i, ”Kün!’ kavlini dinleme” ve “emre imtisâl”idir (emre boyun eğme). Ve bir şeyin tekevvünü (var olması) için Hakk’ın bu selâsî ferdîliği, şeyin selâsî ferdîliğine mukabil olmalıdır. Ferd (tek) adetlerin ilk mertebesi üçtür. Onun altında ‘iki’ ile ‘bir’ vardır. İki adedi çifttir. ‘Bir’ ise aded değil belki bi’l-cümle adedlerin menşeidir ki, işin bu tarafı önceki fasslarda açıklandı. Üç’ün üstünde beş, yedi, dokuz ve onbir vs. sonsuz tek adedler vardır. Dolayısıyla lâ- taayyün (belirmesi / taayyünü olmayan) ahadî zât zuhûra meyl ettikde, onda bi’l-kuvve (potansiyel olarak) mevcud olan şuunâtın (şe’nler/ tecellîler) sûretleri ilminde peyda olur. İşte bu ilim mertebesinde bi’l-cümle mevcûdâtın şey’iyyâtı (şey’likleri) sâbit olur. Ve ilk sabit olan şey, bi’l-cümle şey’iyyâtı toplayıcı olan Muhammedî hakikattir ki, o kül şeydir (şey’in tümeli).

Fusûsu’l-Hikem Tercüme Ve Şerhi-I’den Şit Fassındaki “İlim ma’luma tâbidir” başlıklı bölümden alıntılamalar

 

İlim Hakk’ın sıfatlarından bir sıfattır; Hakk’ın sıfatları Hakk’ın zâtında mündemic (içkin) birtakım nisbetlerden ibaret olup zâtıyla beraber kadîmdir (öncesi olmayan). Ve her sıfat bir ismin menşeidir. Ve yine her bir isim zâtî şuûnâttan (şe’nler) bir şe’ndir (iş/tecelli) . İlâhî isimler külliyât (tümeller) yönünden sayılabilirdir; fakat cüz’iyyât yönünden sınırlanabilir ve sayılabilir değildir; çünkü sonsuzdur. (…) ‘Her bölünmez ânda Hak bir şe’ndedir.’ (Rahmân, 55/29) Ve bu esmanın (isimlerin) hepsinin müsemmâsı (isimleneni ) bir olup, cümlesi o müsemmânın hakikatidir; ve müsemmâ ise Hakk’ın Zâtıdır. Dolayısıyla isimler de Hakk’ın Zâtıyla beraber kadîmdir. Şu halde Hakk’ın sıfatları ve esmâsına olan ilmi, zâtına olan ilmidir. (…) Ma’lûmun ilimden önde bulunması zamanla ilgili değil, aklîdir. Ve ma’lûm olmayan şey istenemeyeceğinden, irade de ilme tâbi olur. Ve istenmeyen şey hakkında kudret sarfına yer olmayacağından, kudret de iradeye tabidir.

Bu bilgilerin zevkine vardıktan sonra anlarsın ki sen sana verdin ve sen senden aldın. Şu kadar ki bu alış veriş Hakk’ın varlığında ve Hakk’ın varlığıyla vâki olmuş ve olagelmektedir. Bu âlemde her bölünmeyen ânda eline geçen her bir şey ister tabiatına uygun gelsin ister gelmesin, hep senin hazinendeki şeydir. Kimseyi suçlama!

Kader sırrına vâkıf olan sınıf iki kısım üzerinedir; Ve bunu öz olarak bilen onlardan biridir; onu ayrıntılı olarak bilen de onlardan diğeridir. Ve onu ayrıntılı olarak bilen öz olarak bilenden a’lâ ve daha/tam kâmildir. Zîrâ onun kendi nefsine olan ilmi Allah’ın ilmi menzilesinde olur. Çünkü ilmin alınması tek kaynaktandır.