“Tarih bereketi sever.”

 

Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın Hürriyet gazetesinde çıkan 18.07.2021 tarihli, “Bizans’tan Osmanlı’ya ve modern zamanlara geçişin adresi İznik” başlıklı yazısının birkaç yerinden yapacağım alıntılamalardan oluşacak bu yazı. İlk alıntı da yazının başlarından bir cümle olarak başlığı teşkil ediyor.

“(…) Roma’nın zengin bir bölgesiydi. Zenginlik eşitsizlik ve hareket de getirir. (…) Tarihçilerin rivayetine göre Büyük Konstantin’in sempati duyduğu Aryanizm (yani İsa’yı tanrının değil Meryem’in oğlu olarak gören, bu yüzden imparatorluk arasında askerlerin ve barbar halkların çok tuttuğu inanış) burada te’lin edildi yani lanetlendi.

Haçlı seferleri sırasında ise şehri savunanlar Selçuklular’dı. (…) Kutalmışoğlu Süleyman Bey 1075’de İsfahan’daki Büyük Selçuklu İmparatorluğu’ndan oldukça bağımsız bir biçimde Anadolu’nun bu kısmını fethetmiş ve İznik’i başkent yapmıştı. Haçlı saldırıları dışında Kılıçarslan’ın uzun savaşı şehrin teslimini gerektirdi ama Haçlılara değil Bizanslılara geri verdi. Bu isabetli kararla da şehir yağmadan ve barbarların istilasından kurtuldu. (…)

Şehrin Türklerin eline tam geçişi, yeniden dönüşü Osman Gazi dönemini bekleyecektir. (…) Medreseleri ve mimarisiyle (…) hem de etraftaki bitki örtüsüyle bütünleşmesi bile Osmanlı’nın artık bir Akdeniz medeniyeti olarak ortaya çıktığını gösterir. (…)”

“En büyük sermayeye yön verenlerin her türlü harcamadan para kazanma yolu türettiklerinden haberdar olmalıyız.”

 

İsmet Özel’in İstiklâl Marşı Derneği internet portali ismet Özel köşesinde “Yazdıklarımın Soluklanma Vakti” üst-başlığı altında çıkan “Dokunmak” başlıklı, 6 Zilhicce 1442 (16 Temmuz 2021) tarihli yazısından (istiklalmarsidernegi.org.tr/IsmetOzel?Id=81&Katld=5) yer yer bazı cümleleri alıntılamamdan ibaret olacak bu yazı. İlk alıntı da bu yazının başlığını teşkil ediyor.

(Başlıktaki alıntının devamı:) “Olmalıyız ki onlarla savaşmanın sonuç verecek yollarını keşfedebilelim.  Yani toplumları birbirinden bu iki unsurun ayırır hale getirmesine ‘üst yapı’ kurumları sebep oluyor. Demek ki, alt yapının üst yapıyı belirlediğini iddia eden Marksist tezin hayat tarafından defalarca çürütüldüğüne dikkat kesilmeliyiz. (…) Boyun eğişten kurtulmanın tek yolu milletleşmektir. Kendinden vazgeçmektense dünyadan vazgeçmeği seçen insan topluluğu küreselleşmenin canına okuyacaktır. Bu olmaz da tersi vuku bulursa, yani boyun eğdirenler millet vasfı arz ederlerse şu anda maruz bırakıldığımız şiddet bir çeşit teminata kavuşur. (…) Tuhafınıza gitse de şu gerçekle yüzleşin: Şiddetin baskısını kırmak için insan tekinin elindeki yegâne imkân şiir olagelmiştir.

(…) Masallar bizi eritemezse başımıza ne gelecek? Bilinmesi gerekli şeylerin başında beşerin dile bir dokunma vasıtası işlevi yükleyişinden şiir doğduğu gelir. Kişi şiirle dokundukça insanlaşma olgusu güç kazanır. Dikkat edin şiire dokundukça demedim ‘şiirle dokundukça’ dedim. 

“Çevremizde neler var? Yıldızlar mı, ay ve güneş mi? Ağaçlar, çiçekler, börtü böcek mi, ılık bir esinti gibi her yanımızı saran ahenk mi? (…)”

 

Böyle başlıyor Gökhan Özcan‘ın bugünkü Yeni Şafak’ta çıkan “Dünyamızın merkezi nerede?” başlıklı yazısı. Ve devamından sadece şu alıntılar:

“(…) ‘Ah, şu dünya ne kadar büyüktü; İsak’ın tohum ektiği şu minicik tarla ise herşeyin merkezi oluyordu’ diye yazmış Knut Hamsun, ‘Dünya nimeti’ kitabında.

(…) Yeni zamanlarda sözü fazlaca edilen diğer herşey gibi ‘doğal hayat’ da yaşantımız içinde kendisine kavramsal bir yer tayin ettiğimiz, muhtevasını neredeyse bütün bütüne kutsadığımız ama gerçek anlamda tecrübe etmediğimiz, etmekten giderek uzaklaştığımız dil eğlencesi lakırdılarımız arasında kendine fazlasıyla yer buluyor.(…) Bugün tabiat hakkında akıllara seza denebilecek büyüklükte sözlü ve görsel malzemeye, ucu bucağı olmayan zenginlikte bir malzemeye sahibiz. Buna karşılık tabiatı doğrudan, (…) ona tahakküm etmeye çalışmadan, bir parçası olmayı kabullenerek yaşayan pek az insan var. Dolayısıyla biz ‘doğal hayat’ lakırdılarını dilimizden düşürmezken, aslında uzanıp dokunmaya cesaret edemediğimiz bir ütopyadan, hayalî bir uzak ülkeden söz etmiş oluyoruz. (…)

Mihail Yuryeviç Lermantov’un ‘Zamanımızın Bir Kahramanı’ kitabından tefekküre şayan birkaç satır: ‘Tabiatın büyüklüğünün, güzelliğinin yarattığı duygu, basit kalplerde, bizim gibi, sözle olsun, yazıyla olsun, coşkuyla hikayeler anlatan kişilerin kalplerinde olduğundan çok daha güçlüdür.’

(…)

“Bilinir ki, sâbit hakikatler ilâhî ilimde sâbit olan ilâhî isimlerin sûretleri ve mazharlarıdır.”

 

Muhyiddin İbn Arabî‘nin (m.1165-1240) ünlü eserlerinden biri olan Fusûsu’l-Hikem‘i 1930 öncesi Türkçesine tercüme ve şerh eden merhum Ahmed Avni Konuk‘un (m.1868-1938) bu çalışmasını dört cilt olarak günümüz Türkçesiyle yayına hazırlayan Prof. Dr. Mustafa Tahralı ve merhum Dr. Selçuk Eraydın‘ın 2017 yılında yedinci baskısı yapılmış olan ikinci cildinden (s.64-65) yapacağım bazı alıntılar bu yazıyı oluşturacak. Alıntılarda bazı kelimelerin daha kolay anlaşılması için aynı anlama gelen karşılıkları verilecek. Yazının başlığı da ilk alıntıyı teşkil ediyor.

“İsimler ve ilâhî sıfatlar ise kadîm (öncesi olmayan) olan zât ile kâim (varlık bulan) ve onun aynıdır. Böylece sâbit hakikatler hakikat yönünden zâtın aynı olur. Zât ise bâkî, ezelî ve ebedîdir. Ve ona fenâ(yok olma) ve adem (yokluk) ârız olmadığı gibi varlığa getirme/var etme de söz konusu olmaz. Dolayısıyla sâbit hakikatlerin kabiliyetleri ilâhî isimlerin gerekleri olduğundan kılınmış/yaratılmış değildir. Oysa Hak Teâlâ hazretleri kabul edenleri ancak kabiliyetlerine göre icâd etti. Ve varlıkta ancak hakikatlerin verdikleri şey meydana geldi. Sâbit hakikatler ise ancak zâtlarının gerektirdiğini verdi. Ve zât bir şeyi ve onun zıddını gerektirmez. (…) Nitekim (s.a.v.) Efendimiz Hâdî isminin tam mazharı (zuhur yeri) olduğundan, ‘Beni gören beni görmüştür. Zira şeytan bana benzeyemez’ buyururlar. Çünkü şeytan Mudill isminin tam mazharı olduğundan bu ismin zıddı olan Hâdî ismini kabul edici değildir. (…) Yani Hak onların hepsine hidâyet etmeği ezelde dilemez ve ebedde dahi dilemez. (…) Şeyh (M.İ.Arabî) (r.a.) ‘Hiç diler mi?’ buyururlar. Yani ezelde cümlesinin hakikatleri hidâyeti talep etmediği halde, hiç onların hidâyetine ebedde ilâhî irade ilişir mi? Elbette ilişmez. Zira olmayacak bir şeydir ve muhaldir, demektir. (…)”

“Karışık kafa çalışmayan kafadan iyidir.”

 

İsmet Özel‘in İstiklâl Marşı Derneği internet portali İsmet Özel köşesinde “Yazdıklarımın Soluklanma Vakti” üst-başlığı altında çıkan “Dilden Şiire mi, Şiirden Dile mi?” başlıklı, 29 Zilkâde 1442 / (9 Temmuz 2021) tarihli yazısının (istiklalmarsidernegi.org.tr/Yazi.aspx?YID=1830&KID=79) birkaç yerinden yapacağım alıntılamalardan ibaret olacak bu yazı.

İlk alıntı başlığı teşkil ediyor. Bu cümlenin, İsmet Özel’in yıllar yılı yazıp söylediklerine atıfla kafa karışıklığı yarattığını söyleyenlere verdiği cevap olduğunu öğreniyoruz yazısının ilk satırlarından. Ve bir uyarısı: “Önce kafamızı karışıklıktan kurtarmağa çalışmakla karakterimizi sağlam kılabileceğimız hatasından uzak tutalım kendimizi.”

‘Sağlam karakter neyi ifade eder?’ sorusunu muharip, din adamı ve sanatçı söz konusu olduğunda ayrı ayrı cevaplıyor. Sanatçıdan söz ediliyorsa, “kendine (bilhassa gençlik yıllarındaki kendine) ihanetten uzak duruşunu onun sağlam karakterinin gereği olarak görürüz.” diyor. Yazısının bu bölümünden bir alıntı: İnsan hayatı olarak bildiğimiz şey nebatattan ve hayvanattan farklı olarak anlamın tezahür ve tecessüm edişine ilişkindir.

Anlam uğruna göze alınan zahmet para döngüsü sebebiyle bir yanıyla devletleri, diğer yanıyla edebiyatları doğurmuştur.

(…) Kısa bir tetkikatla beynelmilel münasebetlerin zorlayıcılığının devletleri birbirlerinden etkilenmeğe icbar ettiğini görebilir ve gösterebiliriz. Dilin gramer hususiyetleri yüzünden aynı şeyi edebiyat adına yapmak mümkün değildir. Yani edebiyat birleştirmez, ayrıştırır. (…) Edebiyatın hakkını ancak anadilimizde verebiliriz. (…)

(…) Aruz vezniyle hayat bulan Divan şiiri özü ve biçimiyle millî varlığın, yani Türkçe’nin grameriydi aynı zamanda. (…) Haçlı Seferleri süresince Türkler önce Batı Roma topraklarında yöre üstünlüğü bina eden devletleri dünya siyasetinin bir oyuncusu olmaktan çıkardı. (…) Sonra İstanbul’u fethederek olduğu kadarıyla birikmiş sermayenin hangi yolla olursa olsun şimdilerde Türk toprakları demekten hoşlandığımız alanda tezgâhladığı oyunu tümden iptal etti. (…) İsa aleyhisselâmın doğduğu yılı 0 sayarak başlatılan takvimin 1453 üncü yılı, İstanbul’un Türkler tarafından fethedildiği yıldır. Fetih Batı tarihçilerine göre Orta Çağı sona erdirdi. Hristiyan âlemi başının çaresine bakmak için her yola başvurdu. Batıdan gidilerek doğuya varma fikri 1492’de Kristof Colomb’un Avrupalıların hakkında hiçbir şey bilmedikleri topraklara ayak basmasına sebep oldu. Tahsil hayatım yeni ve yakın çağları bu tarihlerde başlatan öğretmenlerimle dopdoludur. (…)

(…) Tatmin olmak veya tedirgin olmak… Bu ikisi arasında gidip gelmekten bizi edebiyat kurtaracaktır. (…) Edebiyatın açtığı yoldan ilerleyerek müziğe, resme, mimariye ulaşabiliriz. Millî hayatın sırrı burada gizlidir. (…)

Niçin Türkçe şiirden dile uzanmak suretiyle doğmuştur? Çünkü Türkçe var olmak için gündelik hayatın idamesini ön görmüyordu. (…)

Dildir ayıran milletleri birbirinden başka hiçbir şey değil. (…) Tasnifin doğrusunu edebiyatı doğuran farklılaşmada aramak yerindedir. Bir insan edebiyat uğruna dilden lisana, lisandan lügate yükselir.”