“Meşhur sosyal medya mecralarında sıradan insanların kendilerine reva gördüğü ‘ilgi dilenciliği’ halleri”

 

Gökhan Özcan‘ın Yeni Şafak’ta çıkan “İlgi dilenciliği” başlıklı, 8 Temmuz 2021 tarihli yazısından yer yer yapacağım alıntılamalardan oluşacak bu yazı. İlk alıntı da söz konusu yazının bir cümlesinin bir kısmı olarak başlığı teşkil ediyor.

“(…) Yakın zamanlara kadar sosyal hayatın sınırlarına tâbi hayatlar yaşıyorduk ve ilgiyi, takdiri üzerimizde toplama noktasındaki zorlamalar o sınırlara takılıyordu. Şimdi o sınırların büyük ölçüde devre dışı kaldığı tekno-atmosferde yaşıyoruz. (…) Görünür bir maliyet olmadan (görünür olmayan maliyeti elbette var) herkes kendini dünyaya -tabiri caizse -en kıyı köşe halleri de dahil olmak üzere- teşhir ve ilan edebiliyor. (…) Bir kere bu mecralara dahil olunca, geçmişte dikkat gösterdiğiniz sınırları aşma konusunda zaten bir önkarara ulaşmış, sizin için düne kadar bağlayıcı olan ölçülerin iplerini gevşetmeye rıza göstermiş oluyorsunuz. (…) Temel kuruluş mantığı ve dayanağı hayatın yerleşik ölçülerini kaldırıp yerine daha gevşek ve insanın zayıflıklarını ticarete açan yeni bir zihniyet zemini oluşturmak olan bir sistemin içinde iç kaygılarını gidermek için ıslık çaladuran kullanışlı kullanıcılar… (…) (…) Modern benlik arzularını ve duygularını giderek daha hayali yollardan, metalar ve medya imgeleri üzerinden algılamaktadır. (…)diyor ‘Eros’un ıstırabı’ kitabında Byung- chul Han.

(…) Elbette toplumsal ölçülerde insan aleyhine bir değişim oluyor. Ama bundan daha önemlisi insanın kendi içinde yaşattığı, yaşatması gereken ölçüler… Asıl sıkıntı, bu iç ölçülerin cephelerinin teker teker düşüyor olması… Meşhur sosyal medya mecralarında sıradan insanların kendilerine reva gördüğü ‘ilgi dilenciliği’ hallerine bakalım mesela, çok iç acıtıcı, insanın izzetine dokunan insanlık manzaraları değil mi bunlar? (…) Herkesin kendi sıradanlığını abartılı biçimde pazarlamaya çalıştığı bu cangılda kim beklediği görünürlüğü elde edebilir? (…)”

“Her bir nebî zamanının kâmil insanı ve Allah isminin mazharıdır”

 

Muhyiddin İbn Arabî‘nin (m.1165-1240) ünlü eserlerinden biri olan Fusûsu’l-Hikem‘in Tercüme ve Şerhinin(Ahmed Avni Konuk, ) Yayına hazırlanmış İkinci Cildinden (Prof. Dr. Mustafa Tahralı-Dr.Selçuk Eraydın) kısa bir bölümü daha da kolay anlaşılır kılarak alıntılamamdan ibâret olacak bu yazı.

“Başlıkta belirtildiği gibi, her bir nebî Allah isminin mazharı olarak her ne kadar tüm isimlere mazhar ise de, onun üzerine gâlib olan bir hâs (özel) isim vardır. Dolayısıyla o nebînin bineği dahi, bu ismin sûretiyle görünür olup, onun üzerine hükm eder. Sâlih(a.s.)a dahi Fettâh ismi gâlib olduğundan, onun bineği ‘fütûh’ (fetihler, açılımlar) ile görünür oldu. Bununla birlikte bineklerin işaretleri yalnız nebilere mahsus değil, belki Âdem oğlunun her biri için de binek vardır. Çünkü insanî hakikatlerden her birisinin bir rûhu vardır; ve o ruh bir ismin mazharıdır ki, Allah Teâlâ onunla bu şahsı terbiye eder. Ve yine herbir rûhun da cismânî âlemde bir cesedî sûreti vardır; ve o cesed bu rûhun mazharıdır. Ve sâbit hakikat mertebesinde, yani ilmî mertebede rûhun hâline uygun bir özel mîzac vardır; ve onun bedeninin sûretine bu mîzac gerekendir.

Ve bu işlerin hepsi sâbit hakikat hâllerindendir. Rûhun ilâhî zâta olan nisbeti, özel Rabbi olan gâlib isimdir; ve bu rûhun sâhibi olan şahsın seyri ve terakkîsi, ancak o gâlib ismin hazinesinde olan şeyin kuvveden fiile çıkması içindir.

Şu hâlde enbiyâ (aleyhimü’s-selâm)dan her birisinin bir kendine mahsûs mezhebi ve özel yolu olup, bu yola göre de bir bineği vardır. Bu özellik de onun zâtî istidâdı gereğincedir.” (s.330)

Babanzâde Ahmed Naîm (m.1872-1934) beyden sözler

 

“Musavver dâiretu’l-ma’ârif”isimli tamamlanmamış ansiklopedinin “İslâm” maddesinde (İstanbul 1914, s.1448-1452) imzasız olarak; müteakiben Sebilu’r-reşâd’ın 19 Şubat 1914 tarihli 284. sayısında kendi imzasıyla “İslâmiyyet’in Esasları, Mazisi ve Hâli” başlığıyla yeniden yayınlanan ve bazı ibârelerini sadeleştirdiğimiz bu yazısında kırk iki yaşındaki Ahmed Naîm Bey kısaca şöyle demektedir:

“İslâm’ın dînî emirleri yalnız akîdelere ve ibâdetlere, yani yalnız Yaratan ile yaratılan arasındaki ilişkilere münhasır değildir. Kul haklarının muamelât, nikâh ve cezâ kısımlarına da şâmildir. Allah’a âit olanı Allah’a, Kayser’e âit olanı Kayser’e vermek düstûrunu da hiç kabul etmez. Ruhânî- cismânî-hükûmet ayrımına cevaz vermez. Cismânî hükûmete âit işlemler tümüyle dînen emredilmiş veya yasaklanmış işlemlerden teşekkül eder. Kitâb (Kur’ân-ı Kerîm) ve Sünnet, dünyada da âhirette de, milletin ve ferdlerin işlerini görmeye yeterli muhtevadadırlar. Son asırlarda Avrupa’da tatbik edilen ‘din işleriyle siyâsî işleri ayırma’ düstûrunun bizde (halkı Müslüman olan ülkelerde) tatbik yeri yoktur. Kafaları Frenk (Batılı /Avrupalı) terbiyesiyle dolu bazı kimselerin böyle bir uygulamaya dönük arzuları, İslâm hükümleri hakkındaki cehâletleri sebebiyledir. (…) Bize (Müslümanlara) risâlet (elçilik / peygamberlik) hediyesi olan Allah’ın Kitâbı ve Allâh’ın Elçisinin Sünneti, dünya ve âhiretle ilgili bütün işlerimizin düzenlenmesine yeterlidir. Bu iki kaynak, temel ve genel hatları çizmiş, bunlarda bulunmayan hükümler, onlara dayanılarak ümmetin icmaı (birlik olması) ve müçtehidlerin (içtihad edenlerin) kıyâsı ile tesbit edilmiştir.

Kitâb ve Sünnete muhâlif birilerine âit indî (kendine özgü) içtihad ve hükümlerin İslâm nazarında herhangi bir değeri yoktur.

Babanzâde Ahmed Naim beyin Ahmed Emin Yalman’a (m.1888-1973) verdiği bir cevap keza aynı mahiyettedir. (Sebilu’r-Reşâd, XV. 293-294), Ankara 2004

(“Müslüman Kültürü Üzerine”, Mehmed Said Hatiboğlu, kitâbiyât, 1. Baskı: Nisan 2004, Kızılay-Ankara.)

Bu kitabın müellifi olan Mehmed Said Hatiboğlu’nun kitabın arka kapağında yer verdiği “Müslüman Kültürü Üzerine” başlıklı yazısından da birkaç satır aktarayım.

“(…) Benim inancım, Müslümanlarımızdaki kültürün İslam’la ne kadar kâbil-i te’lif olduğunu tesbit edebilmek için, on küsur asırdır kitabla haşır neşir olmuş bir İslâm dünyasını bütün mezheb ve fırkalarıyla tanıma zaruretinin bulunduğudur. (…) Ne var ki, insan ömrünün her düşünüleni gerçekleştirmeye yetmeyeceği vâkıası karşısında hiç olmazsa derleyebildiklerimin ilgililere faydası olabileceği düşüncesiyle, neşrini kabullenecek duruma geldim. En azından, dedim, gençlere tedkik ihtiyacı duydukları birkaç sahada teşvikçi olmam mümkün olur.”

Günümüzde edebiyata ve siyasete ilişkin yazılar arasındaki uçurum

 

Hangisi daha çok? Elbette siyasete ilişkin olanları. Siyasete dair olanların çoğu da mevcut siyasî iktidara tam karşı olan gazetelerin köşe yazarlarına ait. Böylesi yazılara ne siyasî iktidardan, ne de iktidar yanlısı gazete yazarlarından tepki ve karşılık neredeyse görünmüyor. Bir bakıma iyi de oluyor; çünkü iyi niyetle kaleme alınmış yazılar değil onların çoğu; siyasi iktidarı yıpratmak, karalamak üzere her türden ve aşağı düzeyden bir ortak saldırı anlamında öylesi yazılar.

Son bir- birbuçuk aydır sosyal medyaya yansıyan videolar, köşe yazıları, hemen hepsi siyasî iktidara muhalif ve o iktidarın son bulması için büyük bir çaba gösterildiğini ortaya koyan etkinlikler, yırtınmalar şeklinde. Muhtevaları okuyanlara edebî, fikrî, felsefî, ahlâkî değer katmaktan, bu anlamda etkileyici olmaktan çok uzak. İsimler olarak bazılarını eskiden kendilerine inanç ve dünya görüşü itibariyle yakın bulan gazete yazarları şimdilerde onlara çok uzak duruyorlar ve onları kimi karanlık çevrelerin temsilcileriyle bile ortak hareket edebilen köşe yazarları olarak görüyorlar. Böyle bir kaotik ortam söz konusu son haftalarda.

Şahsen her hafta bir yazısını ‘en iyi yazı’ olarak okuduğum şair İsmet Özel iyi yazı kıtlığı bâriz olan son aylarda / haftalarda, sağ olsun, iyi yazı nasıl olur, onu unutturmuyor kendisine ilgi duyanlara ve dua edenlere.

Sosyal medyaya akseden gazete yazılarının ise ekserîsi yukarıda belirtmeye çalıştığım türden belli maksatla kaleme alınmış yazılar ve/veya sanki öyle yazıları kaleme alanlar ile, önceden nasıl biliniyor olurlarsa olsunlar, ortak çıkarı olanların yazıları.

“Memnuniyetsizlik her türlü sıkıntının kaynağıdır.”

 

İsmet Özel‘in, İstiklâl Marşı Derneği internet portali İsmet Özel Köşesi’nde “Yazdıklarımın Soluklanma Vakti” üst-başlığı altında çıkan “İki Dünya Savaşı, Savaşların Dünyası, Dünyaların Savaşı” başlıklı ve 22 Zilkâde 1442 (2 Temmuz 2021) tarihli yazısından (http://istiklalmarsidernegi.org.tr/IsmetOzel?Id=79&KatId=5) yer yer yapacağım alıntılamalardan oluşacak bu yazı. Başlığı teşkil eden cümlenin anlaşılması da ilk paragraftan o da dâhil, aktaracağım şu cümleler bağlamında daha kolay olacaktır:

“Nereden geldiğimizi ve giderek niçin geldiğimizi bilmiyorsak nerede bulunduğumuzdan hiç haberimiz olmaz. Bulunduğumuz, bulunduğumuzu var saydığımız yer bulunmaktan memnun olduğumuz yer olsa gerek. Bir sebeple yerimizden memnun değilsek ne olacak? Kendimizi şuurla farkına varamadığımız bir sebeple huzursuz hissedebiliriz. Memnuniyetsizlik her türlü sıkıntının kaynağıdır. Daha kötüsüne uğramak korkusu bize can havliyle bir kaçamak aratır. Temeldeki memnuniyetsizlik giderilemez diye düşündüğümüz zaman hileli yollara sapmaktan medet umarız. Bir süre sonra hileler hayatımız olur ve hilesiz yaşama teşebbüsüne dalanların gizli veya açık düşmanı kesiliriz. (…)

(…) Nefes almaksızın varlığımızı teşhis edemeyiz. Demek ki, insan oluş hikâyesi halde ve istikbalde bir şekil almaktan mahrumsa üzerinde konuşulmağa değmez. Bizi halde ve istikbalde kaynaştırarak biz yapan edebiyattır. Edebe riayet etmeden insan olma yutturmacasının sonunu getiremeyiz. Dolayısıyla her ne surette olursa olsun edebiyata yapılan bize yapılmıştır. Belki bu yüzden İkinci Yeni şiirinin seferberliğe takılı kalmış Türk kafasına Alman Harbi penceresi açtığı iddiasına sahip çıktım. (…)
Kıyamet gününde hesabı dünyada geçirilen günlerin değerini bildiğimiz kadar kolay vereceğiz.


Din günü dünyada günler geçirmenin beyhude olmadığını bize öğreten gündür. Neler yapmış olursak olalım hepsinin hesabını Allah’a vereceğiz. Zihnimizi hesap verme kavramından uzak tutarsak aleyhimizdeki bütün işlerin kabahatini ötekine, çevreye, kendimizden başkasına yükleyebiliriz.  (…)