M.İbn Arabî’nin Fütûhât-ı Mekkiyye adlı eserinin Ekrem Demirli çevirisinden(c.15) alıntılar

 

Allah onlardan, onlar Allah’tan razı!(el-Mâide, 5/119) Burada Kur’an lafızlarının işâret ettiği rızayı anlayanların kavrayabileceği bir sır vardır. Rıza hâlinin onlarda gerçekleşmiş olduğunu bildiği için, Allah kesin ifade kullanmıştır.”(s.52)

“Yüce Kur’an‘da geçtiği üzere ‘‘Ben ve bana uyanlar basiretle Allah’a davet ederiz.’(Yusuf,12/108) denildiği gibi Hz.Peygamber Allah’a basiret üzere davet etmiştir. O bizi ‘vârisler’ diye isimlendirmiş, peygamberlerin ise bize bilgiden başka miras bırakmayacağını söylemiştir.” (s.53)

“Hakk’ın hüviyeti kulun duyma ve görme gücü olunca, onun gözü ve kulağı olan Hak kulun vârisi olur ve kul da bu nitelikle ölene kadar ona ait kalmak üzere dua eder. Böylece sanki şöyle der: Allah’ım! Bizi kendinle nimetlendir. Sen bizim duymamız ve görmemizsin. Biz ölünce, bize vâris olacaksın. Çünkü vârislerin en hayırlısı olduğunu ve yeryüzü ile üzerinde bulunanlara vâris olacağını bildirdin.” (s.53-54)

Yazı yazmanın(köşe yazarlığının) itibarı da darbe yedi!

 

Siyasetçileri, özellikle siyâsî iktidarı eleştirmek de medyada artık iyice sıradanlaştı. Eskiden beri tanınmış köşe yazarları dahi siyâsî iktidara yönelik eleştirel yazı kaleme almayı şu günlerde daha bir önemsiyorlar ve yazılarının iktidarın yıpranmasında etkili olacağını sanıyorlar.

Oysa bilmiyorlar ki, kendileri de yıpranmış ve yıpranıyor durumdalar. Eskiden bazı köşe yazarları (meselâ merhum Çetin Altan) durumlarını /duruşlarını korurlardı. Eleştirdikleri kimseler ve siyâsî partiler nezdinde bile itibarlı idiler. Şimdilerde hangi iktidara muhalif konumdaki köşe yazarı onlar nezdinde dahi saygınlığını korur durumda?

Şu günlerdeki ortam sanki saygı duyulur kimse kalmasın anlayışının egemen olduğu şartları yansıtıyor gibi. Ortalık toz-duman!

Yirmi yıl gibi uzun bir süredir tek başına iktidar olan bir partinin yıpratılması ve iktidardan düşürülmesi için her yola başvuruluyor, her özellikteki kimselerden destek alınması dahi mazur görülüyor.

Oysa bu tavır ve tutumun yaygınlık kazandığı, her fırsatı amaç için meşru görme huyunun belirginliği sağduyu sahibi herkesin farkında olduğu bir gerçek.

Böyle bir dönemdeyiz. Kimlerin ‘ortak amaç’ için kimlerle dost olduğu veya dost göründüğü şu günlerde olup-bitenler, en çok konuşulanlar/yazılanlar ileride nasıl değerlendirilecek, göreceğiz. Kimler daha çok yıpranmış, o da o zaman anlaşılacak.

Tedbîrât-ı İlâhiyye Tercüme ve Şerhi’nden alıntılar

 

Müellifi Muhyiddin İbn Arabî (m.1165-1240) olan, tercüme ve şerhini Ahmed Avni Konuk‘un(m.1868-1938) yaptığı, Prof. Dr. Mustafa Tahralı‘nın yayına hazırladığı eserin birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

“Mahlûkatın hepsi Allah’ın kullarıdır. Velâkin onların bazısı rahmet-i rahîmiyye (rahimî rahmet -a.a.-) ile merhûmdur ki, Hak Teâlâ onlar hakkında meâl olarak ‘Halbuki Allah rahmetini dilediğine tahsis eder.’ buyurur (Bakara, 2/105). Bunların ilâhî ilimde saadetleri sâbit olmuştur. ‘‘Benim kullarım içine gir.‘ (Fecr, 89/29) ‘‘ve cennetime dâhil ol!’(89/30) Hak Teâlâ bu şerefli sözlerle mekrûhları murâd eder. Zîrâ bu âlemde nefsin zor gördüğü ve hoşlanmadığı, diğer taraftan hoşlandığı şeyler vardır. Ve şehvetler kâfirin cennetidir. Halbuki onlar hakikatte ateştir. Onların zâhiri nimetler ve lezzetlerdir. Fakat bâtınları cehennemdir. Ve Resûlullah (sav) Efendimiz ‘Cennet mekruhlar ile örtülmüş ve ateş (cehennem) şehvetler ile kaplanmıştır.’ buyurmasıyla bu açıklanan hakikate işâret etmiştir.” (s. 126)

“Hakk’ın kudreti Hakk’ın iradesine, Hakk’ın iradesi de Hakk’ın ilmine, Hakk’ın ilmi de Hakk’ın malûmâtına tâbidir. O halde bir sâbit hakikat ne nitelikle Hakk’ın malûmu olmuşsa, onun şehadet mertebesinde de, o sûretle zuhuru için Hakk’ın iradesinin ilişiğine ‘ilâhî emir’ derler. Bu, ilâhî kazâdır; ya önlenemez veya askıda olur. Önlenemez kazanın değişmesi mümkün değildir. Fakat askıdaki kazanın değişmesi câizdir. Şu halde ilâhî kazâ önlenemez olsa da askıda olsa da, mâdem ki eseri şehâdet âleminde kul üzerinde görünür olmuştur, işte bu zuhura bakıp deriz ki, bu kulun sâbit hakikati ilâhî ilimde bu nitelik ile sâbit olmuş ve ilâhî irâde de bu vasıf üzerine ilişkin olmuştur. Bir misâl: insanî unsurî varlığın hayatının devamı rızka muhtaç olduğu ve rızık dünya türü olduğundan insan dünyayı elde etmeğe meyl eder. İşte biz yukarıda bu meylin meşruiyet dairesini ve onun dışında kalan hâllerden yüz çevirmeyi ve dünya talebinde özü izah etmiştik. Şimdi de bu rızık talebi hakkındaki açıklamanın iyi anlaşılması için bir misâl getirelim. Hak Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’inde meâlen ”Ahirete iman etmeyen için kötü mesel (örnek) vardır. Ve Allah Teâlâ için mesel-i a’lâ (yüce örnek) vardır; ve O Azîz ve Hakîmdir. Yine O işlerini yerli yerine koyan Azîzdir.’ (s.167-168)”

Siyasette ve medyada değişen anlayışlar, yaklaşımlar, dünya görüşleri!

 

Bu ülkede şu günlerde veya dönemde kimi kişiler düşünceleri, inançları, dünya görüşleri bakımından artık eskisi gibi tanınır olmaktan çıktılar. Birliktelikler büyük ölçüde değişim geçirmekte. Gazeteler, siyasi partiler, onların takipçileri, bağlıları kısmen de olsa artık eskiden olduğu gibi tanınmıyorlar. Sözgelimi bu yeni dönemden önce de dindar yazarları olduğu bilinen fakat siyasî yaklaşımları farklı iki gazetenin yazarları arasındaki uzaklık iyice artmış durumda şimdilerde. Çok satan gazetelerde siyasî iktidara yakın duranlarla mesafeli hattâ uzak duranlar arasındaki farklar da büyümüş durumda. Dahası birbirlerine yakın görünür iken şu günlerde birden araları açılan, örnekse biri diğerine olumsuz bir anlamda vasiyette bulunan ama sonradan araları yine tatlıya bağlanan ünlü gazete yazarları da var.

Bunların olması çok önemli mi veya derin bir yaraya mı işaret eder? Ya da şöyle soralım: Beklenmez miydi böyle bir manzara?

Cevap: Çok önemli değil ve derin bir yaradan genel anlamda söz edilemez ; beklenirdi, bu denli olmasa da.

Toplumsal, kültürel ve siyasî durumumuz daha bir belirmiş oldu. Özellikle seviye olarak. Bunlar olacakmış, beklenirmiş de diyebiliriz.

Ders çıkarılırsa, ibret alınırsa daha iyi bir gelecek niye olmasın! Üstelik bu kargaşaya hiç bulaşmamış / bulaştırılamamış insanlar sanırım çoğunluktadır.

Aktüalite işgâl altında!

 

Aristo’ya göre ‘tamamiyle gerçek olma hâli’; felsefî anlamda ‘gerçek’, ‘doğru’, ‘gerçek durum’ karşılıkları olan ama günümüzde daha çok ‘şimdiki hâl ve şartlar’, ‘güncel siyasî, toplumsal, haber ve röportaj özelliği taşıyan, toplumun da en azından önemli bir kesimini ilgilendiren olayları çağrıştıran aktüalite, maalesef bir süredir ülkemizde gündemi neredeyse kuşatmış, kendisi de kuşatılmış, belli olaylar, gelişmelerle meşgul durumda. Kimi isimler sanki gündemin vazgeçilmezleri hâline gelmiş, o isimleri duymayan kalmamış gibi. Kötülemeler, karalamalar, itibarsızlaştırmalar, birbiriyle yakın / dost gibi görünenlerin aralarının açıldığının ortaya saçıldığı bir ortam gibi şimdilerde aktüalite.

Fikrî, ahlâkî, ilmî, entelektüel hiçbir özellik taşımayan, dolayısıyla toplumun en azından bir kesiminin ilgilenmediği sanılan bu güncel hâdiselere odaklı videolar, yazılar, konuşmalar, atışmalar, birbirini gözden ve gönülden çıkarmalar her gün göze çarpan olaylar.

Sanıyorum bu denli bir karmaşa çoktandır ilk kez vuku buluyor bu ülkede. Siyaset de, medya da arka planda neler olmuşsa ve bunlar ne derece gerçekse veya değilse, bu güncel konuşmalar ve yazılarla hangi ölçüde olduğu kestirilemeyen suçlamalar ve karalamalarla, bunlara tepkiler şeklinde bir aktüaliteye tanıklık ediliyor.

Ne zaman durulur, sâkinleşir ortalık, bilinmiyor. Aktüalitenin bu işgâl altı durumunun sona ermesi hâlinde neler olacak, ülkemiz bu olaylardan nasıl ve ne dersler çıkaracak; siyasetçiler, medya mensupları duruşlarını gözden geçirecekler mi, göreceğiz. Herhalde bir süredir olan-bitenlerden, bu toz-dumandan sonra daha bir merak ediliyordur kamuoyunca bu olaylar sonrasının manzarası.

Necip Fazıl Kısakürek merhumun şu mısralarıyla bitireyim yazımı:

“Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek / Siz hayat süren leşler, sizi kim diriltecek? / Kaf dağını assalar belki çeker de bir kıl / Bu ifritten sualin kılını çekmez akıl.”