Fütûhât-ı Mekkiyye c.12’den alıntılar

 

Müellifi Muhyiddin İbn Arabî olan, Ekrem Demirli‘nin dilimize çevirdiği bu eserin(Litera Yay. 2010) 12. cildinden bazı sözlerin alıntılanması bu yazıyı oluşturacak.

“Allah’ın bir çocuğu olduğuna inanan bir insanın ne kadar kalın perdelere sahip olduğuna bakınız! Bu kişi hakikatlere karşı ne kadar da kördür!” (s.15)

“Bütün yaratıkları kendisine ibadet etmiş ve ücretini ödemiştir. Bunun tek istisnası, insanların bir kısmıdır.” (s.19)

“Allah Teâlâ ‘Müminler birbirlerinin dostudur, zalimler de birbirlerinin dostudur’ (el-Casiye, 45/19) buyurur.” (s.30)

“Fikir gücünden hareket eden akıl kendisini bilmede yeterli olmadığı için, Allah Teâlâ kendisini tanıtmak üzere bir yol belirlemiştir. Bu yol, kullarına peygamber ve nebilerin dilleriyle kendisini tanıtmasıdır.” (s.42)

“Günahların en büyüğü, kalpleri öldüren günahtır. Kalpler Allah Teâlâ hakkındaki bilgiden yoksun kalınca ölür ki, bilgisizlik denilen hâl budur. Kalp, Allah’ın insanın bedeninden kendisine seçtiği evidir.” (s.49)

” ‘Mümin iseniz, Allah’a tevekkül edin.’ (el-Maide, 5/23) Burada tevekkülü kulun kalbinde iman bulunduğunun alâmeti yapmıştır.” (s.105)

Fusûsu’l Hikem Tercüme ve Şerhi c.2’den bazı düşündürücü sözler

 

“Şu halde ehl-i hicâbın (perdeliler ehlinin) nazarı farklı farklı olduğu için vucûdda (varlıkta) ‘hayret’ten başka bir şey yoktur.” (s.30)

“Vehim ise hayvânî varlıkta vicdânî niteliklerin en kuvvetlisidir.” (s.31)

“Sırf zât (ahadiyyet) mertebesinden sıfatlar ve isimler mertebesine inme ile ‘ilk taayyün (belirme) sonucu belirmiş oldukta ‘Allah’ toplayıcı ismiyle müsemmâ (isimlenen) olur. Ve bu mertebe bilcümle ilâhî isimler sûretlerinin ilâhî ilimde peydâ olarak birbirinden ayrıldığı mertebedir.” (s.36)

“Mutlak varlığın her mertebede bir hükmü vardır. Eğer bu mertebelerdeki hükümlere riâyet etmez isen zındıksın.” (s.49)

“Biz onlara âyetlerimizi ufuklar ve nefislerde gösteririz; tâ ki Hak onlara görünür ola.” (s.56; Fussılet, 41/53. âyet ma’nâ olarak)

“Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeme muhabbet ettim; yaratıkları (halkı) bilinmem için yarattım.” (aynı s., kudsî hadîs)

“İlâhî ve kevnî(kozmik) mertebelerin cümlesini kuşatmış olup ilâhî sûreti ve yaratıklarla ilgili sûreti toplamış olan kâmil insan, kendi nefsinde Kur’ân olan kimsedir.”(s.127)

Konuşma ve yazma bolluğu

 

İster istemez birilerinin dikkatlerini çekiyordur, benim dikkatimi çektiği gibi: Kimileri kendilerini olabildiğince konuşma ve yazma mevkiinde görüyor olmalı ki, konuşmazlar ve yazmazlarsa insanlar yanılacaklar, yanılgıya kurban gidecekler gibi bir izlenim veriyor yazıları, konuşmaları. Bu konuşmalar ve yazmalar daha çok siyasete ve yönetime ilişkin uyarılar anlamında. Ekserîsi de suçlayıcı, olumsuzlayıcı, güven duymamayı yansıtıcı.

Bilgili oldukları, o alanda âdeta eşsizmiş, her yazdıkları, söyledikleri gerçekmiş gibi bir konumda sanıyorlar ve gösteriyorlar kendilerini. Kanaatleri, düşünceleri ya da kendilerini öyle göstermeleri arasında fark olsa bile önemli değil. Sağlıklı ve esenlikli bir hâlde gözükmüyor duruşları.

Muhyiddin Ibn Arabî (m.1165-1240) “Tedbîrât-İlahiyye” adlı eserinde (Tercüme ve şerhi: Ahmed Avni Konuk, Yayına Hazırlayan: Prof. Dr. Mustafa Tahralı) insan hakkında şöyle demiştir: “İnsan, kalbinin ilişkin olduğu şeyin kuludur.” (s.36) Ve şöyle devam eder cümleleri: “Kalbinde nefs sevgisi olanlar nefsin kulu, mal sevgisi olanlar malın kuludur. Diğerlerini de buna kıyâs et!”

Cehennemin aşağı doğru inen basamakların (derekeler) cümlesini (yüz dereke) içine aldığı, cennetin de yukarı doğru yükselen yüz derece/kademe olduğu aynı eserde(s.367) belirtilir.

Dünya hayatında insanlar genellikle dine ya yüzeysel olarak inanır görünürler ya da daha büyük bir bölümü yine yüzeysel olarak inanmaz görünürler. İnsanların dine inanır görünenlerinin ekserisi de dâhil, bir vakıa olarak, kendilerince gerçek olduğuna inandıkları, yaşadıkları dünya hayatıdır.

Bütün bu dönen dolapları ve yükseltilen sesleri/sözleri bu çerçevede mütalaa ederek, doğruluktan-dürüstlükten veya haktan-hakikatten yana olmak ile hakka- hakikate karşı olmak cepheleşmesi anlamında düşünmüyorum. Tarafları belirgin olmayan, kimlerin doğrudan yana yazdığı-konuştuğu, kimlerin bu ülkenin ve milletin aleyhine böylesi bir ortamı fırsat bildiği ve gereğince davrandığı karanlık bir dönemden geçilmekte.

Bu dönemin uzun sürmemesi; dürüstlüğün, şeffaflığın, içtenliğin savunulmasının ve belirgin olarak gözlenir ve egemen olur duruma gelmesinin, kimsenin haksız yere suçlanmamasının, kötülerin ise açıkça belirmesinin gerçekleşeceği bir dönem özlemi ve beklentisiyle.

“Ölenle ölmüyoruz; ama bazılarımız ölmüş olanın gittiği yer hakkında şuur kazanıyor.”

 

İsmet Özel‘in İstiklâl Marşı Derneği internet portali İsmet Özel Köşesinde çıkan “Yazdıklarımın Soluklanma Vakti (I)” başlıklı ve 8 Zilkâde 1442 (18Haziran 2021) tarihli yazısının (http://istiklalmarsidernegi.org.tr/IsmetOzel?Id=77&KatId=5) paragraflarının hemen hemen her birinden birer-ikişer alıntılayacağım cümleler oluşturacak bu yazıyı. İlk alıntıladığım cümle de başlığı teşkil ediyor.

“(…) Hayrete kapıldığımız şeyler ve durumlar şaşırmamıza yol açıyor. Hâlbuki hayranlığımızın bir şaşırtıcı tarafı yok.


Çok vaktim kalmadı. Kaç saat, kaç gün, kaç hafta, kaç ay, kaç yıl daha yaşayacağımı ben bilmiyorum. Uzayan ömrümün ne kadarının kaldığını bir beni yaratan biliyor. Benim bildiğim şey yazdıklarıma nefes aldırma vaktinin geldiğidir. (…) Ne zaman ki yazdığım şiirin adını Partizan koydum, o zaman kendimi sadece bir şair olarak değil, Avrupaî, giderek Fransevi anlamda ‘bağlı’ bir şair olarak görmeğe başladım. Bağlılığım bir daha ara vermedi. (…)

(…) Eğer yeniliğe heves bahsinde içime sızmış bir şeyler vardıysa onları içimden kazıyıp sökmek beni güçlü kılıyordu.

Güçlü insan karşısına çıkan her gerginliği kendi lehine çevirebilen insandır.  (…) Karakter hususiyetlerimizi doğuştan getirmiyoruz. Bize din seçme alanı bırakan budur. (…)

Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi, c.2’den bazı sözler

 

Başlıkta adı belirtilen eserin müellifi Muhyiddin İbn’ul Arabî(m.1165-1240) olup eseri tercüme ve şerh eden Ahmed Avni Konuk‘tur (m.1868-1938). Eserin tercüme ve şerhini yayına hazırlayanlar ise Prof.Dr. Mustafa Tahralı ve merhum Dr. Selçuk Eraydın‘dır(1937-1995).

” ‘İnsân-ı kâmil’ rubûbiyyeti mutlak Rab olan Allah’dan aldığından, onun mazharında görünen tüm fiiller ve hâller mutlaka marzîdir (razı olunmuş). Nitekim Hızır (a.s.) sefîneyi deldi ve gulâmı(genç erkek) katl eyledi. Bunlar zâhiren münker işlerden olmakla, Mûsâ (a.s.)ın inkârına cevâben ‘Ben o işleri kendi nefsimin emriyle işlemedim’ (Kehf, 18/82) buyurdu. Zîrâ (Yûsuf, 12/53) âyet-i kerîmesi gereğince ‘Nefis kötülük’ ile emreder. Fakat Hak emrinde hikmet sahibidir. Dolayısıyla kâmil insandan çıkan fiiller, görünürde çirkin bile olsa razı olanın fiili olduğundan mutlaka marzîdir (razı olunmuş).

İmdi Hak Teâlâ onu Rabbi katında marzî olmasıyla nitelemekle, İsmâil (a.s.) a’yândan(hakikatler) kendisinin dışındakiler üzerine fâzıl (üstün) oldu. Ve ‘ey nefs, Rabbine rücû eyle (dön)!’ (Fecr, 89/27-28) denilen her mutmain nefs de (şüphesi kalmamış nefs) bunun gibidir. Ve İsmâil (a.s.) Hak Teâlâ hazretlerinin her şeye yaratılışını yani istidâdıyla taleb ettiği hakkını verdiğine vâkıf oldu. Kazâ ve kader sırrına erişme de insân-ı kâmilin hâlidir. Ve insân-ı kâmil mutlak Rabb’in terbiyesi altındadır; ve zât isminin mazharıdır. (…)” (a.g.e., c. 2, s. 148)