Mevlana İdris’in 15 Temmuz’a dâir bir yazısını ve o geceki şehitler hakkında bir baba ve oğlundan söz ettiği şiirinin bir bölümünü alıntıladım

 

“Bugün 16 Temmuz”

“Bugün susmak istiyorum.

Kendini bayrağa sarıp tarih sahnesine yeniden çıkan ve bütün sonuçları içinde taşıyan bu halk! Bu halk konuştu 15 Temmuz’da, ekleyecek bir şeyim yok.

Balkanlardan geçiyorum ve çeşitli şehirlerde 15 Temmuz’la ilgili etkinlikleri görüyorum.

Türkleri görüyorum.

Bir defa daha anlıyorum, Dünyada değerler anlamında gerçeklik olarak iki kutup var: Türkler ve diğerleri.

Şehitlerimizi selamlıyorum. Hû.”

Meraklısının çok az olduğunu sandığım iyi yazıların ikisinden alıntılar

 

“İnsanlar sanki ikiye bölünmüş, bir kısım insan durmadan birilerini övüyor, diğer bir kısmı durmadan birilerini yeriyor. Ya da belki öyle değil; insanlar ikiye bölünmemiş tek kısım tekmili birden bazen birini övüyor, bazen yeriyor. Adeta birinci tekil şahsı olmayan bir dünya bu! (…) Ve burada, kibrini bile bayıldığı ve hiç hazzetmediği şeyler, kişiler, tezler üzerinden geliştiren, egosunu kendini hiç meselenin içine katmadan şişirebilen bir hava-cıva kalabalığı halinde oradan buraya, buradan şuraya akıp giderek yaşanıyor hayat.

“Gazete yazısı deyip geçilmez” sözünü haklı kılan gazete yazıları da var!..

 

Böyle değerlendirdiğim iki gazete yazısından alıntılar sunacağım.

İlki Gökhan Özcan‘ın “Dinleyecek biri” başlıklı yazısından:
“(…) Söylemek istediği her şeyi söyleyerek giden var mıdır şu dünyadan? Muhtemel ki yoktur. Her yaşayanın yaşayamadığı bir şeyler kaldığı gibi, her söyleyenin söyleyemediği bir şeyler de kalır öylece içinde. Tamam, kalsın. Söylemeyi istediklerimizin bir kısmını söyleyebilmeyi de bahtiyarlık sayar geçeriz. Ve fakat, yaşadığımız şu velveleli hayat, öyle bir yere doğru gidiyor ki; Allah-u âlem bir zaman sonra bir şekilde söylenebilen sözleri, iyi kötü dile getirilebilen meramı da can kulağıyla bir dinleyen bulunamayacak diye endişe ediyoruz. Öyle ya; hayatımıza el koyan, günlerimizi tıka basa dolduran, adeta bize nefes alacak zaman bile bırakmayan bunca meşguliyetin arasında hangimizin bir başkasının iç dünyasına, duygularına, hassasiyetlerine, hikayesine bakmaya mecali, dikkati, sabrı olacak, olabilecek? (…) Nasıl bir felakettir bu, düşünebiliyor musunuz? Baş döndürücü bir hızla dönen bir zaman, hıncahınç insanla dolu karmakarışık bir dünya ve birbirine sağır milyonlarca insan…

İnsanda dışsal olanla içsel olanın uyumsuzluğu: üç yazıdan alıntılar

 

“(…) Sakin olmadığımızda iyi düşünemiyoruz, yani iyilikle düşünemiyoruz. İnsan, dışsal olanın etkilerinden korunabildiğinde sakindir, sükûnet içindedir. Tabiatı böyledir. Denizleri dalgalandıran rüzgardır, kendisi dışındaki hava ve tabiat etkileridir. İnsan da öyledir, dışından gelen etkilerle hareketlenir, tabii halinden uzaklaşır, farklı halet-i ruhiyelere girer. Hatırımızda tutmamız gereken bir şey bu; özellikle de insanın kendi halinde pek fazla kalamadığı şu zamanda. Dışsalın içseli örttüğü, sürüp neredeyse hayatın dışına attığı yeni günlerimizde. (…)

“Müslüman kalarak Avrupalı/Batılı olmak” fikrinin çağdaş Türk ve İslâm düşüncesindeki yeri üzerine

 

İsmail Kara‘nın “MÜSLÜMAN KALARAK AVRUPALI OLMAK Çağdaş Türk Düşüncesinde Din Siyaset Tarih Medeniyet” (Dergâh Yay., 1. Baskı:Kasım 2017) adlı kitabından aşağıda birbiriyle bağlantılı birkaç alıntı sunacağım ve bir hususa kısaca dikkat çekeceğim:

“Müslüman kalarak Avrupalı/Batılı olmak” fikri çağdaş Türk düşüncesinin ve çağdaş İslâm düşüncesinin en üst başlığı, en kalın damarı gibi gözüküyor. Belki en büyük iddiası/davası… Hem bir müdafaa ve korunma hem de bir hamle ve açılma siyaseti… Dinden siyasete, hukuktan eğitime, mimariden edebiyata, tarihten ahlâka, gündelik hayata… kadar diğer bütün alanların ve başlıkların hepsi bu ana çatının ve iddianın altında kendisine bir yer bulabilir.(…)
Müslüman âlimlerin, aydınların, siyasetçilerin, ideologların bu cazip başlıktaki unsurlara verdikleri manâ, yükledikleri değer ve önem sıralamaları farklı olmakla beraber neredeyse bütün fikir akımlarının ve siyasî hareketlerin esas meselelerinin bu olduğu müşahede ediliyor.(…)
Peki bu mümkün mü? İki unsur, iki dünya arasındaki ilişki farklılık mı yoksa yoksa benzerlik ilişkisi mi? (…) Bu sorular hâlâ felsefî ve fiilî bir problem olarak önümüzdedir. Fakat bunun imkânı yahut ciddî problemleri üzerinde modernleşme tarihimiz boyunca yeterince durulmadığını söyleyeceğim. Daha doğrusu soruyu gizleyen cevap cümlesi baştan “bu mümkündür ve hatta yapılması/olması gereken budur” şeklinde kurulmuş ve yola öyle devam edilmiştir.
Gizli soru orada duruyor. (…) (a.g.e., “SUNUŞ” başlıklı bölümden, s. 5-6)