Günümüzde iyi yazı aranılan bir şey mi?

 

Kesinlikle hayır. İyi yazı arayanlar şu günlerde çok çok az. Ben bu blogda daha çok iyi yazı olarak gördüğüm yazıları tanıtıyorum alıntılar sunarak onlardan. Böylesi yazıları ya gazetelerde, dergilerde ya da çok nâdir olarak bazı internet sitelerinde okuyorum. O titizlikle seçtiğim ve iyi yazı olarak gördüğüm yazılardan alıntılar içeren yazıların çıkmasının üzerinden bir ay geçtiğinde günlük ortalama okunma sayısı sadece bir oluyor. Demek ki, edebî ve fikrî değeri olan yazılara rağbet yok. Peki politik, fikrî ve bilgi değeri olan yazılara rağbet oluyor mu ? Hayır, hangi türden olursa olsun nitelikli yazıya rağbet yok. Ben M. Şükrü Hanioğlu‘nun siyasî, fikrî ve bilgi değeri olan yazılarından da alıntılar sunuyordum o değerli düşünce ve bilim adamının bir gazetede yazdığı dönemde, yine okuyanlar çok çok azdı.

Popüler, siyasî ve niteliksiz yazıların daha çok okuyucusu olduğu rahatlıkla düşünülebilir. Hele bu çerçeve dâhilinde çıkan yazılar bir de belli cephelere dönük ise en çok okunan, rağbet gören yazıların onlar olduğu düşüncesi isâbetli olur büyük ihtimâlle.

Bu kanaatimi ve fikrimi böylece ve bu kadarla yetinerek belirttikten sonra bugün okuduğum ve iyi yazılar diyebileceğim üç gazete yazısından alıntılar sunacağım.

Önemsediğim ve düşündürücü bulduğum gazete yazılarından…

 

(…) İnsan içinden aleme bakmayı unuttu. Sadece gözünün görmeye yetmeyeceği değil, aklının da almayacağı, kendisinden büyük, çok daha büyük, kavrayışından engin, çok daha engin bir hakikate yüzünü dönmeyi unuttu. Oradan oraya savrulup durduğu halde kalbinde hiçbir yere savrulmayan bir kulp bulunduğunu unuttu. Kendini hiç değilse bazen, kendindeki mahpusluğundan dışarıya çıkarak azad etmeyi unuttu. Her şeyin peşine takılıp gitti ama ufka doğru yürümeyi unuttu. İnsan, kendini kendinden daha yukarılara çıkaracak merdivenin yerini unuttu. İnsan, kendi denklemini nasıl çözeceğini de unuttu.
“İki şey sürekli yenilenen ve artan bir hayranlık ve haşyet ile zihnimi doldurur, daha sık ve kalıcı olarak düşünce bunlarla meşgul olur: Üzerimdeki yıldızlı gökyüzü ve içimdeki ahlak yasası” diyor Immanuel Kant, ‘Pratik Aklın Eleştirisi’ kitabında. (…) “Mutsuzluğun tek nedeni, insanın odasında sessizce nasıl oturacağını bilememesidir” diyor Blaise Pascal. (…) “Üstümde büyük bir ağırlık var sanki!” dedi bitkin olan. “Ona hayat diyoruz!” dedi yanındaki. (…) (Gökhan Özcan, “Penceresiz perdeler” başlıklı yazısından, Yeni Şafak, 15 Nisan 2019)

“Bu herkesi içine çeken bir felaket…”

 

Gökhan Özcan‘ın yazılarının izleyicisiyim. Gazete yazılarından okuduklarımın iyice azaldığı bu dönemde günde en fazla okuduğum yazı sayısı üç. Okumaya değer yazı kıtlığı olduğunu düşündüğüm bir dönemde elbette çok az sayıda olan izlediğim yazarlar daha bir kıymetli. Onlardan biri olarak Gökhan Özcan’ın “Dikkat, çökebilir!” başlıklı yazısı (Yeni Şafak, 11 Nisan 2019) baştan sona etkileyici, düşündürücü bir olumsuz gidişâta ‘söz’ ve ‘konuşmak’ konusunda dikkat çekiyor. Bu yazıdan alıntılar sunacağım. Başlık da o yazının başlarından bir cümle.

“(…) Sözün frenlerinin boşaldığı keder verici zamanlardayız. (…) Sözlerle ateşini harladığımız devasa bir yangın… Ağzımızdan çıkacak herhangi bir sözü durdurursak dünya eksik kalır sanıyoruz.
Konuşarak anlamı çoğaltmıyoruz oysa, anlamsızlığı büyütüyoruz. (…) Esasen kimsenin kimseyi dinlediği de yok. (…) Merhameti olmayan, şefkati olmayan, muhabbeti olmayan, hatta daha kötüsü hakikati olmayan sözlerin gün geçtikçe vahşîleşen kör dövüşü… (…) Ve ne kadar acıklı ki, doğru neyse bulunsun diye sürdürüyoruz neredeyse bu sözel itiş kakışı.
(…)
Artık birbirimizin sözlerinden öğrenebileceğimiz bir şey kaldı mı? Birbirimizin insanlığında dokunabileceğimiz bir yer var mı? Artık zihnimizde, kalbimizde, içimizde başka insanlara gerçekten yer var mı? Hepimiz dünyayı kendimizle doldurmaya çalışıyoruz çünkü. (…) Metruk bir ev gibi, çok uzun sürecek bir yıkılışı, çöküşü, devrilişi günbegün yaşıyor insanlığımız. İnsan yapısının böyle olduğunu, insanın bir anda çökmediğini, gün gün bir çöküntüyü ömür diye yaşayabildiğini hatırımızda tutmuyoruz. (…) Günlük yaşıyor, her söylenene, her olan bitene, her ortaya getirilmiş meseleye laf yetiştirmeye çalışıyoruz.

Gazete yazıları arasında, okunmaya değer yazı kıtlığında, son günlerde okuduğum üç yazıdan…

 

“Sürekli herkesin baktığı yere bakmaktan zihni tutulanlar” dedi beyaz saçlı adam, “nasıl oluyorsa her baktığı yerde herkesten farklı bir şey gördüğüne inanıyor.” (…) Bize bir şey gösteriyorlar, oraya bakıyoruz. İnsanın karanlık yüzünde kilitli kalıyoruz. Hayat bakmadığımız her yerde olanca gürlüğü, güzelliği ve renkliliğiyle akıp gidiyor. Biz izan geçirmez inatlarla, köşeye kıstırılmış zihinlerle, çürüten ısrarlarla hayatın olmadığı yere bakıyoruz. İçimizin bütün insanca bakışlarını tutup tutup kör kuyulara atıyoruz. Hayatın olmadığı yere doğru durmadan akıyor, akıyoruz. Ve bütün bu katıksız esaret bizim başımıza sarılı değilmiş gibi, her gün üç kuruşluk oyalamalar için şuursuzca hayatın elini bırakıyor, bırakıyoruz.

Seçtiğim en yeni dört gazete yazısından alıntılar

 

“(…) “Ay doğmuyorsa yüzüne/ güneş vurmuyorsa pencerene/ kabahati ne güneşte ne de ayda ara/ gözlerindeki perdeyi arala” buyurmuş Hazreti Mevlânâ. (…) “Modern dönemdeki varlığın hakikatini anlama çabamız aynı zamanda varlığın üzerinde egemenlik kurma çabasıyla beraber gidiyor” diyor Abdurrahman Arslan. Düşünmeliyiz bunun üstünde, hepimiz, özellikle, doğruyu sürekli cebinde taşıdığını düşünenlerimiz… (…) “Boşuna mürekkebi telef etme” dedi meczup, “eğri kalemle doğru çizgi çizilmez!” “(Gökhan Özcan, “Eğri kalem” başlıklı yazısından, Yeni Şafak, 4 Nisan 2019)