Uncategorized Posts

686890

 

“Onların müfâharesi (övünmesi) Hak iledir; ve Hak alttan ve üstten müstağnîdir. Bu alt ve üst, el ve ayak sahibi olan bizler içindir.”

 

Resûl (a.s.) buyurdu ki: “Eğer beni Yûnus üzerine tafzîl ederseniz (üstün tutarsanız), onun urûcu, balığın karnında ve benim urûcum âsumânın üstünde olduğundan dolayı tafzîl etmeyiniz (üstünlük vermeyiniz).” Zîrâ Hak Teâlâ ne üsttedir, ne alttadır; O’nun tecellîsi üstten ve alttan münezzehdir ve O’nun indinde hep birdir.

Hizmetler eden çok kimseler vardır ki, garazları başka bir şeydir; Hakk’ın maksûdu ise başka bir şeydir. Hak Teâlâ Muhammed (s.a.v.) in dîninin muazzam olmasını ve zâhir olup tâ ebedü’d-dehr bakasını murâd eylediğinden; nazar eyle ki, Kur’ân için, onar onar ve sekizer sekizer ve dörder dörder ne kadar tefsîr yapmışlardır. Garazları kendi fazıllarını ızhârdır. Keşşâf, Zemahşerî kendilerini ızhâr için bu kadar dakâyık-ı nahviyye ve lügaviyye ile fasîha ibâresi kullanmışlardır. Âkıbet bundan maksûd hâsıl olur. O da, Muhammed (s.a.v.)in ta’zîmidir. Bundan dolayı halkın hepsi de Hakk’ın hizmetini îfâ ederler. Oysa Hakk’ın garazından gâfildirler. Onların maksûdu ise başkadır. Hak Teâlâ âlemin bakâsını murâd eder; onlar şehvetle meşgûl olurlar ve kendi lezzetleri için, kadın ile şehvetlerini icra ederler. Oradan çocuk peydâ olur ve kendi zevk ve lezzetlerinin zımnında böylece bir hizmet îfâ ederler; o da âlemin kıvâmına sebep olur. Şu halde hakîkatde Hakk’a îfâ-yı ibâdet eylerler. Şu kadar ki onlar, o niyyet ile yapmazlar. Mescidler yaparlar, onun kapısına, duvarına ve tavanına bu kadar masraflar ederler; ancak i’tibâr kıble içindir ve maksûd kıblenin ta’zîmidir. Onların maksûdu her ne kadar o değilse de, kıble ta’zîmi efzûn (aşkın) olur.

Evliyânın büyüklüğü, sûret yönünden değildir; eyvallah, onlar için fevkıyyet ve büyüklük vardır; fakat bî-çûn (emsâlsiz) ve aşkındır. Nihayet bu kuruş, pulun fevkıdır (üstüdür). Onun üstünlüğü sûret cihetinden değildir. Kepek kalburun üstündedir ve un altta; kat’an un üstündür. Dolayısıyla ma’nâ âleminde üstünlük, sûret yönünden değildir. Mademki o güher ondadır, hâllerin tümünde o bâlâdır (yukarı /üstdür). (Yirmi Beşinci Fasıl sonu)

Huzûr-ı Pîr’e bir şahıs geldi; Cenâb-ı Pîr-i dest- gîr buyurdular ki:

O mahbûbdur ve mütevâzidir; ve bu hâl onun gevherinin iktizâsıdır. Nitekim meyvesi çok olan bir dalı; o meyve aşağıya çeker ve meyvesi olmayan dalın kavak gibi başı yukarıdadır. Meyvenin kesreti haddi aşınca, büsbütün aşağı düşmemek için, dallara destek koyarlar. Peygamber (a.s.) pek ziyade mütevazi idi; zîrâ âlemin meyveleri evvel ve âhir onda toplanmış idi. şübhesiz cümleden daha ziyade mütevazi idi. “Hiçbir kimse Peygamber (a.s.) dan evvel peygamber’e selam vermedi.” denilmiştir. Zîrâ Peygamber, gâyet-i tevâzû’dan nâşi herkesi sebkat eyler idi; ve bi’l-_farz selamı evvel vermeseydi bile, mütevazi yine o olur ve selâmda sâbık yine o bulunurdu. Çünkü herkes selâmı O’ndan öğrendiler. Şimdi âlem gafletle kâimdir. Eğer gaflet olmasa, Bu âlem baka bulmaz ve Hak şevki, âhiret yâdı, şükür ve vecd o âlemin mimarıdır. eğer herkes bu cihete dönse, hep o âleme gitmemiz ve burada kalmamamız gerekir. Oysa iki âlemin kıyamı için, Hak Teâlâ Hazretleri BURADA OLMAMIZI MURÂD EYLER. DOLAYISIYLA iki âlemin de ma’mûr olması için; biri gaflet ve biri teyakkuz olmak üzere iki hâkim nasb etti.

Hidâyet ve Hüda Mertebesi

 

el-Hâdî İlahî İsmi                                                                        

Hidâyet ve hüda mertebesi / Bütünü hidâyet olan bir mertebe / Nuruyla beni terketti / Senin halin , siyah bir renge çevirdi beni /

O benim iftiharım ve mezhebim / Beni siyahlamış gördüğünde / Efendimden istemiyorum / Beni başıboş bırakmasını / Benim bir yardımım yok / Aksine başlangıç bize ait / Herkes ortaya çıktığında ben / Ortaya çıkan şeyler için göz nuruyum / Onlara ulaşan yegâne şey / Bir ve Hak olandan ibaret / Hakkındaki emri sona erdiğinde / İş ilhada varır.

Bu mertebenin sahibi Abdunnur diye isimlendirilir. Allah peygamberlerinden söz ederken Hz. Muhammed’e ‘Onlar Allah’ın kendilerine hidayet verdiği kimselerdir, sen onların hidayetlerine uy’ (el-Enam 6/90) demiştir. Bir şey ancak kendi kendisiyle yürür. Demek ki bir şeyin kendisi onun nurunun ta kendisi olabilir. Varlığı ise Hakk’ın varlığından başka bir şey değildir ve O’nun varlığı nurdur. Bu itibarla böyle bir insan, insanların arasında Rabbiyle yürürken onlar kendisini fark edemez. Nitekim kudsi bir hadiste ‘Allah bir kulunu severse, kendisiyle duyduğu kulağı olur’ denilir. Ardından hadisde kulun bütün organları ve güçleri tadat edilir. En sonunda ‘kendisiyle yürüdüğü ayağı’ denilir. İnsan cemiyet içerisinde ayağıyla yürürken gerçekte rabbiyle yürür. demek ki o -başkası değil- Haktır. allah ise kendi nuruyla yaratılmışlık karanlığını izale etmiştir. Şöyle ki: gerçekte hiçbir şey ‘hâdis’ olmamıştır. Mümkün (ilâhî bilgideki) sübût şeyliğinde kalmayı sürdürür ve onun dışta varlığı yoktur. Onun varlığı Hakkın varlığında sabit hakikatinin hükmünün zuhûrundan ibarettir. Allah, Peygamberine şöyle der: ‘De ki, hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? ‘ (ez-Zümer 39/9) Bu ifade, bilmeyen hakkında söylemiş olduğu ‘onun durumu karanlıklarda kalkıp secdeye kapanan, kıyamda duran; daima görevini yapan, âhiretten sakınan ve rabbinin rahmetini uman kimse (gibi) olur mu? Ancak akıl sahipleri anlar.” Zuhûr eden her varlığın Hakk’ın varlığında bir hükmü ortaya çıkar. Bu itibarla Hakk’ın varlığında hükmü ortaya çıkmayan bir hakîkat olursa, o, karanlık sayılır. Varlık nûru yokluk karanlığını kaçırırken bilgi nûru da bilgisizlik karanlığını kaçırtır.

Gayret ve hafıza da bereketi davet ediyor…

 

Bir Ömrün Bereketi, Bir Bereketin Ömrü… Prof. Dr. İsmail KARA’nın Derin Tarih Dergisi’nin Ocak 2026 tarihli sayısında / sayı:166/ çıkan bu yazısının birkaç yerinden yapacağım alıntılamalar oluşturacak bu yazıyı.

Kendine mahsus kanallarla işleyen ve nesilden nesle aktarılan şifahî kültürü, hüsnühat ve kısmen ebru-tezhip sanatı çerçevesinde, yazıya geçirmek ve anlatmak Uğur Derman Bey’e nasip oldu. Hem de Harf İnkılabı ve eğitim sisteminin getirdiği zorluklar ve zorlamalar başta olmak üzere ciddî kopmaların ve ilgisizliklerin yaşandığı bir kriz döneminde… Şimdilik dört cilt olan Ömrümün Bereketi kitapları dikkatle incelendiğinde ilki Mahir iz, ikincisi Necmeddin Okyay ve üçüncüsü Süheyl Ünver olmak üzere üç büyük hocanın bir ömrü nasıl bereketlendirdikleri bâriz bir şekilde görülecektir.

Türkiye’de “klasik sanatlarda devamlılık için vasıflı icra yeter mi?” şeklinde özetlenebilecek ciddî bir sorun, bir meseleler alanı var. Aslında her manâsıyla büyük olan icracılara, sanatkârlara haksızlık yapmamak için soruya “sadece” kelimesini de ekleyebiliriz. Klasik sanatlarda devamlılığı vasıflı bir şekilde sağlamak için sadece iyi icra yeter mi? elli ki vasıflı icranın olduğu yerde mesele bitmiyor, buradan ÜST SEVİYEDE İCRA EDİLEN SANATIN ARKASINDAKİ DÜŞÜNCE DÜNYASININ, SANAT FELSEFESİNİN, ESTETİK KAPASİTE BİRİKİMİNİN NE KADAR BİLİNDİĞİNE VE BUNUN HANGİ SEVİYEDE YORUMLANDIĞI, YENİLENEREK ANLATILDIĞI, ÖĞRETİLDİĞİ, nihayet bugün için de o sanatın üst düzeyde bilinir ve anlaşılır kılındığına intikal ediyor. Çünkü gerçek devamlılık ve onunla birlikte yürüyen yenile/n/me-aktarma, sanatın üzerine yükseldiği düşünce ve felsefe zemini derinliğine bilinmeden, kavranmadan herhâlde anlaşılamaz ve yapılamaz. Bir başka zâviyeden rahmetli Turgut Cansever’in sözünü hatırlamanın da tam yeridir: “Türkiye’de bir sanatı icra etmeniz yetmiyor, ONU ANLATMANIZ DA GEREKİYOR. Ne kadar zor bir iş!” (kızı ve meslekdaşı Emine Öğün HANIMEFENDİ DE BİR GÜN, bir nkısmı latife ama daha fazlası herhalde ciddî olmak üzere, Turgut bey’i niçin yazı, kitap ve KONUŞMA-anlatma ile meşgul ediyorsunuz, O BİR MİMAR, YAPI İLE UĞRAŞMASI GEREK, eserleri zâten konuşuyor… demişti.) Bir SANATKÂR eserini ortaya koyduğu, icrasını yaptığı zaman SÖZÜNÜ SÖYLEMİŞ, ANLATACAĞINI ANLATMIŞ OLMUYOR MU?

DOĞRU SÖZE NE DENİR? fakat Türkiye’de problem TAM DA burada/n başlıyor. çÜNKÜ KLASİK SANATLARI İCRA EDENLERİN KAHİR EKSERİYETİ sıra ne yaptıklarını, niçin böyle yaptıklarını, bugün için/ bugünün problemlerini yansıtmak bakımından neyi ifade ettiklerini anlatmaya gelince bir z3aviyeden kıymetli bir zemin olan-hissiyat ve hamâset sınırlarının üstüne, düzenli ve hesabı verilebilir bilgi ile felsefe-nazariyat SEVİYESİNE ÇIKAMIYORLAR. İcraların MUHATAPLARI DA SINIRLI BİR İDRAK VE zevk mertebesinde kalıyorlar. hissiyat ve hamâset seviyesi burada da bâriz…

Tahsil ve çalışma Hayâtıma dair kısa bir bilgi

 

Biz çocuktuk, rahmetli babam Orman mühendisi olarak Tarsus Karabucak Okaliptus Ormanı’na atanmıştı. Tarsus’ta Sadık Eliyeşil Ortaokulu’nda okuyup mezun oldum. Daha sonra Babam Mersin Orman İşletme Müdürü olarak o ilde görev yaptı. Liseyi de orada okudum ve Tevfik Sırrı Gür Lisesi’nden mezun oldum. Sonra İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Jeoloji Lisans bölümünü kazandım ve orada lisans öğrenimini tamamlayarak Jeoloji Mühendisi olarak Ankara’da MTA Genel Müdürlüğü Jeoloji Etüdleri Dairesi’nde çalıştım ve oradan emekli oldum. Bir süre MTA Genel Müdürlüğü’nde Danışmanlık yapmam istendi. Teklifi kabûl ederek o görevi de kısa bir süre yerine getirdim. Önemsediğim ve değer verdiğim jeologlar arasında Esen Arpat başlıcası idi. Fuat Şaroğlu ile birlikte Esen Arpat Doğu Anadolu Fayı’nı keşfettiler.