Nisan 2026 Posts

Hârûnî Kelimede İçkin “İmâmî hikmet” Beyânındaki Fass’tan alıntılar

 

Bilinsin ki, Dâvûdî Fass’da da açıklandığı üzere herbir halîfe “imam”dır; fakat herbir “imam” halîfe değil, belki ba’zı imam(lar) halîfedir. Bundan dolayı “imâmet” ve “hilâfet”i toplayıcı olan bir kimseye “halîfe” denildiği vakit, imâmet, hilâfetin bir ismi olmuş olur. Nitekim buradaki imâmet de, böylece hilâfetin bir ismidir. İmâmet Hak cânibinden ya bilâ-vâsıta veyâhut bi’l-vâsıta tevcîh olunur. Hârûn (a.s.)da bu iki kısım imâmetin her ikisi de sâbit oldu. Çünkü Mûsâ ve Hârûn (a.s.) müştereken seyf ile ba’s olundular. Ve seyf ile ba’s olunan herbir resûl hulefâ-i Hak’tan bir halîfedir ve ülü’l- azmdendir. Diğer taraftan Hârûn (a.s.)ın imâmeti, Mûsâ (a.s.) tarafından tevcîh olunan hilâfeti de toplayıcıdır. İşte Hârûn (a.s.) bilâ-vâsıta ve bi’l-vâsıta olan iki kısım imâmeti hâiz olduğu için,”imâmî hikmet” Hârûnî kelimeye mukârin (bitişik) kılındı. Şuhûd ve ihsân mertebesine vâsıl olunmayınca imâmet mertebesine nâil olunmayacağı cihetle, bu “imâmî hikmet”, “ihsânî hikmet”i müteâkiben beyân olundu.

Ma’lûmun olsun ki, muhakkak Hârûn (a.s.)ın varlığı, “Biz ona (Mûsâ’ya) rahmetimizden birâderi Hârûn’u nebî olarak vehb ettik (bağışladık).” (Meryem 19/53) kavliyle, hazret-i rahamûttan (büyük merhametten) oldu. (…) Vaktâki Harûn’un nübüvveti rahmetten oldu; bunun için karındaşı Mûsâ (a.s.)a “Yâ ibn-i ümmé dedi. Hz. Hârûn’nun nübüvveti Allah’ın rahmetindendir. Böyle olunca ondan ancak bunun misli sâdır olur.

FUSÛSU’L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ-IV / İLYÂS FASSI / Hazırlayanlar: Prof. Dr. Mustafa Tahralı – Dr. Selçuk Eraydın İFAV / Altıncı baskı

Dünyâ yurdunda Haşr ve Neşr :

Bilinsin ki, ârifin kalbine zâtî ilâhî tecellî eriştikde, onun varlığı, bu ilâhî tecellîde muzmahill (çökmüş) olur. Ve fenâ-fillah dedikleri hal budur; ve bu hal ölmeden evvel ölmekdir. Bu hâli müteâkıb ârifin abdânî (su kabı ile ilgili) varlığının hükmü zâil ve mütelâşî olup hakkânî varlıkta zâhir olur ki, bu da fenâdan sonra bakâdır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de Hak Teâlâ hazretleri meâlen şöyle buyurur: “Tahkîkan Allah Teâlâ, izâfî varlığını müstakil BİR VARLIK ZANNEDİP, Hakk’ın MÜSTAKİL vücûdu muvacehesinde isbât ile kendi varlığını Hakk’ın varlığına ortak eden kimsenin ABDÂNÎ varlığını Hakkânî VARLIĞI ile gafr ve SETR ETMEZ. Ve bunun mâdûnu olup BU iZÂFÎ VARLIĞIN ŞÂNINDAN OLAN NAKÂİS VE MEZÂMMI, KULUN EZELî istidâdı GAFR VE SETRİ GEREKTİRDİĞİ TAKDİRDE, BU VECHİLE İLAHî MA’LÛM OLAN KULUN Sâbit hakîkati GEREĞİNCE, GAFR VE SETRE İlâhî İrâde taalluk eyler.” ŞU HALDE ârif-i billah meâlen: “SENİN VARLIĞIN BİR günahtır ki, DİĞER BİR GÜNAH ONA KIYAS OLUNMAZ.” mısdâkınca, kendi varlığını Hakk’ın varlığına teşrik etmez; VE Hak Teâlâ da KEMâl -i keremiyle ONA TECELLî buyurmakla, ABDânî varlığı Hakkânî varlığında MUZMAHİL OLUR. Nitekim Mevlânâ (r.a.) EFENDİMİZ BU MAKâma işâreten buyururlar. Beyt: (tercüme: “kıyâmet davulunu çaldılar; sûr-i haşrı üflediler. ey ÖLÜLER; VAKİT GELDİ; YENİ HAŞR ERİŞTİ. KABİRDEKİLER BA’S OLUNUP ZÂHİR OLDU; SUDÛRDA OLAN ŞEYLER TEMYÎZ OLUNUP MEYDANA ÇIKTI. SÛRUN ÂVÂZI GELDİ; RUH MAKSADA VÂSIL OLDU.”

Ve Şemsî-i Sivâsî (k.s.) BUYURUR. Beyt: “Mûtû kable en temûtû” sırrına mazhar olan / Haşr u neşri bunda gördü nefha-i sûr olmadan



Mûsevî Kelimede İçkin “Ulvî Hikmet” Beyânında olan FAS’tan(XXV) Alıntılar (FUSÛSU’L -HİKEM Tercüme Ve Şerhi- IV (Prof.Dr. Mustafa Tahralı- Dr. Selçuk Eraydın) İFAV- 1983 Altıncı Baskı)

 

“Ulvî Hikmet”in “Mûsevî Kelime”ye izâfesine sebep şudur ki: Mûsâ (a.s.) rusûl-i kirâmın bir çokları üzerine vücûh-i adîde (birçok yüzler) ile rüchân sâhibidir ve mertebesi onların mertebesinden yücedir. Birinci vecih: A’râf, 7/144 âyet-i kerîmesinde buyrulduğu üzere Mûsâ (a.s.) vâsıtasız Allah’dan ahz etmiştir. İkinci vecih: hadîs-i şerîfde BEYAN BUYRULDUĞU ÜZERE Allah Teâlâ Tevrât-ı şerîfi esmâ- i ilâhiyyesinden birini tevsît buyurmaksızın (dayatmaksızın) kendi nefsiyle kitâbet (kâtiplik) etti. Üçüncü vecih: Mûsâ (a.s.)ın esmâî cem’iyyete nisbeti, (S.a.v.) Efendimiz’in cem’iyyetine karîbdir. Zîrâ kendisinin zevkı Zâhir ismi ÜZERİNE OLDUĞUNDAN YÜCE MEŞREBİNDE TENZÎH gâlib idi. Bâtın ismi HÜKÜMLERİNDEN DAHİ HAZ istihsâl ederek zevk-ı muhammedî üzere tenzîh ile teşbîh arasını cem’ etmek için kendisine “hasta oldum, hatırımı sormadın; ACIKTIM, DOYURMADIN” gibi celîl HİTABLAR vârid OLDU. Ve Bâtın ismine TAALLUK EDEN ledünnî ilimler ZEVKIYLE DE MÜTEZEVVIK OLMASI İÇİN Hızır (a.s.)ın sohbetine teşvîk buyruldu. Nitekim bu şerîf FASSda İZAH EDİLECEKTİR. Dördüncü vecih: Ümmet çokluğu hasebiyle çok resûller üzere fazl ve rüchânının sübûtudur. Zîrâ (S.a.v.) Efendimiz, kendilerine ümmetler arz olunduğunda, enbiyâdan bir nebînin ümmetini, Mûsâ (a.s.) ın ümmetinden daha çok görmediklerini hadîs-i şerîflerinde beyân buyurmuşlardır. Beşinci vecih: Fir’avn (Nâziât, 79/24) âyetine değinerek ulviyyet da’vâsı etmiş idi. A’vân ve ensârı Fir’avn’a Mûsâ (a.s.)ın tek başına olarak galebe ve isti’lâsı zâhiren müsteb’ad (uzak görülen) olduğu halde Hak Teâlâ hazretleri Tâhâ, 20/68 âyet-i kerîmesini buyurdu. ve Fir’avn’a mukabele ederek sernigûn (baş aşağı) eyledi. Mesnevî’den Tercüme: “Fir’avn ejderha idi, Mûsâ’nın asâsı da ejderha oldu. Hudâ Tevfîki ile bu, onu yedi. El, elin fevkinde oldu. Bu nereye kadardır, bilir misin? (Necm, 53/42) âyet-i kerîmesi mûcibince bu tefevvuk (üstünlük) Yezdân’a kadar gider. Öyle ki Mûsânn eli, ki Hak kudretidir, ka’r (dip) ve kenârı olmayan bir deryâdır. Bütün deryâlar onun önünde bir sel gibidir. Hileler ve tedbirler, eğer ejderha farz olunursa hakîkî varlık olan Allah’ın önünde hepsi “lâ”dır, hayâldir. Vaktâki sözlerim buraya erişti, hepsi secdeye baş koydu. Ve harf ve savt (ses) mahv oldu. Artık sûret kalmadı. Doğru yolu bilen ancak Allahü zü’-l Celâl hazretleridir.”

Mûsevî Kelimede içkin “Ulvî Hikmet” Beyânındaki Fastan alıntılar

 

“Ulvî Hikmet”in “Mûsevî Kelime”ye izâfesine sebep budur ki: Mûsâ (a.s.) rusûl-i kirâmn bir çokları üzerine vücûh-i adîde (birçok vecihler) ile rüchân sâhibidir ve mertebesi onların mertebesinden yücedir . Birinci vecih: (A’râf 7/144 ) âyet-i kerîmesinde buyrulduğu üzere Mûsâ (a.s.) vâsıtasız Allah’dan ahz etmiştir (almıştır). İkinci vecih: hadîs-i şerîfde beyân buyrulduğu üzere Allah Teâlâ Tevrât-ı şerîfi esmâ-i ilâhiyesinden birini tevsit buyurmaksızın (vasıta kılmaksızın) kendi nefsiyle kitâbet etti. Üçüncü vecih : Mûsâ (a.s.)ın esmâî cem’iyyete nisbeti, (S.a.v.) Efendimiz’in cem’iyyetine karîbdir. Zîrâ kendisinin zevkı Zâhir ismi üzerine olduğundan yüce meşrebinde tenzîh gâlib idi. Bâtın ismi ahkâmından da haz istihsâl ederek Muhammedî zevk üzere tenzîh ile teşbîh arasını toplamak için kendisine “Hasta oldum; hatırımı sormadın; acıktım, doyurmadın” gibi celîl hitablar vârid oldu. Ve bâtın ismine ilişen ledünni ilimler zevkıyle de mütezevvik (zevklenen) olması için Hızır (a.s.)ın sohbetine teşvik buyruldu. nitekim bu fass-ı şerîfte açıklanacaktır. Dördüncü vecih: Ümmet kesreti (çokluğu) hasebiyle çok resûller üzere fazl ve rüchânının sübûtudur. Zîrâ (S.a.v.) Efendimiz, kendilerine ümem (ümmetler) arz olunduğunda, enbiyâdan bir nebînin ümmetini, Mûsâ (a.s.)ın ümmetinden DAHA ÇOK GÖRMEDİKLERİNİ HADİS-İ şerîflerinde beyân buyurmuşlardır.

Beşinci vecih: Fir’avn (Nâzıât , 79/ 24) diyerek ulviyyet da’vâ etmişti. A’vân ve ensârı olan Fir’avn’a Mûsâ (a.s.)ın tek başına olarak galebe ve isti’lâsı zâhiren müsteb’ad (uzak görülen) olduğu halde Hak Teâlâ hazretleri Tâhâ, 20/68’de buyurdu. Ve Fir’avn’a mukabele ederek sernigûn (baş aşağı) eyledi. Mesnevî’den tercüme: “Fir’avn ejderha idi , asâ-yı Mûsâ da ejderha oldu. Hudâ tevfıkı ile bu, onu yedi. El, elin fevkınde oldu. Bu nereye kadardır; bilir misin? Necm, 53/42 KERÎM ÂYETİ mucibince bu tefevvuk (üstün olma) YEZDÂN’A KADAR GİDER. Doğru yolu bilen ancak Allahü Zü’l Celâl hazretleridir.

İsmet Özel’in “HENRY SEN NEDEN BURADASIN- 1 4.Baskı” ŞÛLE Yayınları 2004 Kitabından alıntılar

 

Cimri kimseler verdikleri -vermek zorunda kaldıkları dememiz daha yerinde olur belki- armağanların kalıcı şeylerden yapılmış olmasına özen gösterirlermiş. Buradan anlaşılabilir ki cimriliğin bir ucu teşhirciliğe uzanıyor. Cimriler göstermek istiyor. Cimrilerde başkaları uğruna bir şeylerin feda edildiğini o ve/veya diğer başkaların gözüne sokma isteği var. Halbuki cömert insan birine bir şey verdiyse verdiğini ve verileni baş başa bırakıyor. Kelimenin gerçek anlamıyla verdiği şeyi elinden tamâmen “çıkarıyor.” Oysa cimrilik edenler, verdikten sonra bile bıraktığı şeyin yanında yer almak istiyor. “Eli sıkı”, biz Türklerin cimriler için kullandığı tâbirdir. Cömertler için ise “eli açık” demişiz. Bir itirafa tanıklık etmek hoşunuza gidecekse, itiraf ediyorum: Ömrüm boyunca “eli sıkı” bir insan olarak yaşadım.

Ey İsmet Özel, şu altmış yıllık hayatının (dipnottan: Altmış yıllık hayâtımın göze acı veren bir uyanma süreci olduğunu söylersem, onu yerli yerince tavsif etmiş olmam. Artık beynimi her gün biraz daha elektriklenmiş hale sokan, yüreğimi burkan bir ayıkma sürecidir yaşadığım. Ne kadar ayıktıysam o kadar keyfim kaçtı. Keyfimi Güvendiğim dağlara kar yağması mı kaçırdı? Bilakis! Yanımda yöremde bulunanlara o çok güvendikleri dağları işaret ederek ”Bu dağlar çok kar kaldırır” demiş olmamı kimsenin ilgiye değer bulmayışı sebebiyle keyifsizim. Nasıl bir toplumda veya dünyada yaşadığımı, UĞRADIĞIM TOPLUM KATMANLARINI, HAYAT ÇİZGİMİN HANGİ EKSENLER ARASINDA, NERELERDE SEYRETTİĞİ HAKKINDA BİLGİM HER GÜN BİRAZ DAHA ÇOĞALDI; AMA BU BİLGİMİ kendisine NAKLETMEMDEN memnuniyet duyacak kişiyle bütün gayretime rağmen tanışamadım. Dünyanın hangi ahvâlde olduğuna dair itminana kavuştukça dünyalılardan yalıtıldım. On dört yaşımdayken gazetede Yahya Kemal’ in ÖLÜM HABERİNİ GÖRDÜĞÜM GÜN ÇOK ŞAŞIRMIŞ VE İÇİMDEN “BU ADAM çoktan ÖLMEMİŞ MİYDİ?” SORUSUNU GEÇİRMİŞTİM. TÜRKİYE’de (belki modern dünyanın her yerinde) TOPLUM hayatının cereyanındaki HIZLI DEĞİŞME VE BUNA BİRE BİR UYARLANAN algılama kalıpları BİREYİN mezara indirilmesini BEKLEMEDEN onu müzelik hale getiriveriyor. Benim yalıtık ömrüm, anlamına vâkıf olduğum ve beni anlamlı kılan dünyanın güncel dünya olmadığı bilincine varmakla geçti. Güncelliğe de, güncelliği dert edinene de yuh olsun! Nihayet elinizdeki kitaba kadar gelişimin sebebi bu. Bu kitabı hakkımda düşünülen her şeyi cerh etme kararlılığı içinde yazıyorum. YÜRÜRLÜKTE ve geçerli ne kadar kişilik kalıbı varsa hepsinin zelil, YÜRÜRLÜKTE ve geçerli ne kadar anlatım yolu varsa hepsinin sapkın olduğuna dair bir işaret çakmak istiyorum. (…) FANİLİK duygusuna olan isyanımı bastıramayışım yüzünden ölülere mahsus olduğundan hiç şüphe etmediğim iz bırakma güdüsü uyarınca hareket ediyorum. İnsanların farktan imtina etmeleri cehaleti kolaylaştırıyor, zulmü ağırlaştırıyor.

Titizlik ahlâkın ta kendisidir . Kim ki titizliği benimsemiştir; hangi işi yapıyor olursa olsun üstünkörü yaşamayacaktır. Gün gelip de foyası meydana çıkan insanların birden fazla, görene göre değişen hayatlar yaşadıkları anlaşılmıştır.

VARLIK SEBEPLERİNİ umursamayan insanların dayatmaları altında yaşamaktayız.

“Sen ki Bu Ümmete Aşağılanmış Şerefini İade Ettin.”

 

Derin Tarih dergisi Özel Sayı 33, Eylül 2025

“SEN Kİ BU ÜMMETE AŞAĞILANMIŞ ŞEREFİNİ İADE ETTİN…”

Amin MAALOUF’un, Sultan Salâhaddin’in hem kendisini hem de davasını son derece iyi özetleyen aşağıdaki paragrafı vesilesiyle okuyucu, yüzyılların ardından Şam Kadısı Muhiddin İbnü’z Zeki’nin dua ve temennilerine iştirak etme imkânı bulacak ve Büyük Sultan’a bir selam gönderme fırsatı yakalamış olacaktır.

Salahaddin Kudüs’ü, altınları istif etmek veya intikam almak için fethetmemiştir. Kendi açıklamasına göre, Allah’a ve imanına karşı ödevini yerine getirmeye çalışmıştır, o kadar. Onun asıl zaferi , Kutsal Kent’i istilacıların boyunduruğundan fazla kan dökmeden, yıkıma yol açmadan, kin uyandırmadan kurtarmasıdır. Onun mutluluğu, o olmasa hiçbir Müslüman’ın namaz kılamayacağı BU KUTSAL YERLERDE SECDEYE VARABİLMEKTİR. 9 Ekim Cuma günü, ZAFERİ KAZANDIKTAN BİR HAFTA SONRA, mescidülaksa’ da resmî bir tören düzenlenir. Çok sayıda din adamı bu unutulmaz günde hutbeyi okuma şerefine erebilmek için birbiriyle yarışır. sonunda sultan minbere çıkmak üzere, Ebu Said el- Herevi’nin halefi olan Şam kadısı Muhiddin İbnü’z- Zeki’yi seçer. Değerli bir siyah kaftan (hil’at) giymiş kadı’nın sesi berrak ve güçlüdür, AMA HAFİF BİR TİTREME heyecanını ele vermektedir: “İslâm’ı BU ZAFERLE ÖDÜLLENDİREN VE BU ŞEHRİ BİR ASIRLIK KAYBIN ARDINDAN Hak yoluna döndüren Allah’ıma hamd olsun! yeniden fethi gerçekleştirmek için O’NUN SEÇTİĞİ ORDUYA ŞÂN OLSUN! Ve ey Salahaddin Yusuf bin Eyyûb, sen ki BU ÜMMETE AŞAĞILANMIŞ şerefini İADE ETTİN, SANA DA selâm OLSUN!